7 Ağustos 2012 Salı

şırnak merkez
Camiler

Cizre Ulu Camii

639 yılında kiliseden camiye çevrilmiştir. Abbasi döneminde onarıma alınmıştır.1160 yılında Cizre Emiri Baz Şah ın oğlu Emir Ali Sencer tarafından büyük onarıma alınmış olup,minaresi 1156 yılında dört köşe şeklinde yapılmıştır. Cizre Ulu Cami, ortası delik büyük değirmen taşlarına benzer taşların üst üste konulup sütun yapılması ile üzerlerine kubbeler konulmak suretiyle yapılmıştır. Bu kubbeler demir köşebentlerle birbirlerine sütunlar bağlanarak sağlamlaştırılmıştır. Her kapının üzerinde kur an-ı Kerim ayet ve sureleri bulunur. Büyük demir kapısı şu anda Topkapı Sarayı Müzesi’nde 1983 ten beri muhafaza altına alınmıştır. Üzerinde gümüş motifler, bakır şekiller, kufi yazılar bulunmaktadır. Cizre Ulu Cami kapı tokmakları dünyaca meşhur bir oymacılık sanatının en mühim şaheseridir. Fizikçi ve sanat adamı İsmail Ebul-iz El Cezeri bu tokmakları yapmıştır. Ulu Cami mescit kısmı Vakıflar Genel Müdürlüğünce restorasyona alınmıştır. Ancak Ulu Cami Külliyesi’nin batı, doğu ve kuzey kısımları onarıma alınması gerekmektedir.

Nuh Peygamber Camii

Tufan olayından bu yana insanlığın ikinci babası olan Nuh Peygamber

(A.S) kendi adıyla anılan camide yatmaktadır. Dağkapı mahallesinin tepe noktasında, Dicle Nehrinin coşup ulaşamayacağı bir noktada yapılmıştır. Nuh Peygamberin mezarı alt bodrum katındadır. Eski kullanılan mihrap hala durmaktadır. Caminin ikinci kat kısımları zamanla yıkıldığından halkça onarımlar yapılmış, düz beton atılmış, aslından saptırılmıştır.

Mecidiyye Camii (Ş.Seyda Camii)

Cizre Beylerinden Emir Mecduddin tarafından yaptırılmıştır. Son 43 yılda eklenen güzel şadırvan ile başka okuma bölümleri de bulunmaktadır. Cizre Kale Mahallesinde sur üzerinde bulunur.

Süleymaniye Camii

Emir Muhammet İbn Emir Şah Ali Bey, İbn Emir Bedreddin tarafından yaptırılmıştır. Bu zat 1573-1583 yılları arasında beylik yapmıştır.1307 Rumi (1891 Miladi) yılında Ş.Abdulhakim Derşevi tamir ettirerek cami haline getirmiştir. Daha sonra torunu Muhammed Nuri tekrar onu büyük onarıma almıştır.1972 yılı yazında Ş.Ahmet Munis onarıma almıştır. Cami kısmı siyah bazalt taştan yaptırılmıştır.

Sefine Camii

Şırnak İli merkezinde Cumhuriyet Mahallesindedir. Tarihi çok eski olmakla birlikte elimizde yazılı bir kaynak yoktur. Minarelidir bulunmaktadır.

Mushafireş Camii

Cizre Dağkapı Mahallesinde Yeni çarşıda bir camidir. İçinde,19l6 yılına kadar Hz. Osman tarafından Cizre’ye gönderilen bir Kur an-ı Kerim sağlam bir şekilde mevcut bulunmaktaydı. Daha sonra çıkan bir yangın sonucunda kısmen yanmıştır. Cami komşularından bir şahıs tarafından kalan kısmı kurtarılmıştır.

Mir Abdal Camii

1437 yılında Cizre Beyi Emir Abdullah (Abdal) İbn Abdullah İbn Seyfeddin Boti tarafından yaptırılmıştır. Güneyde sağda esas mescit bulunur. Üstü kubbelidir. Cizre surları üzerindedir. Bazalt siyah taştan yapılmıştır. Son onarımlarda moloz taş kullanılmıştır. Mescit kapısı işlemeli mermerden yapılmıştır. Diğer kısımları medrese olarak kullanılmıştır. Mem-u Zin türbeleri bu mescide yapışık bölümün alt kısmındadır. Sonradan caminin kuzey kısmında mescit betondan inşa edilmiştir.

Ş.Said Merhum Camii

Cizre Dağkapı Mahallesinde Bayırağa sokakta bulunur. Çok büyük bir mescidi ve içinde Ş.Said Merhum un türbesi bulunmaktadır. Camii, Bayramağa adında bir Cizreli tarafından yaptırılmıştır.

Meydan Camii

Cizre Kale Mahallesinde dörtyol mevkiinde Cizre Beyleri tarafından yaptırılmıştır. Cadde açılması ile caddenin tamamı camiden alınmıştır. Büyük bir cami kısmı olup,minaresi bulunur.Kuzey kısmı Cizre beylerine ait mezarlarla kaplıdır.

Cudi Camii

Merkez İsmet paşa mahallesindedir. Kimin tarafından yapıldığı bilinmemektedir.

Ören Yerleri

Bâbil, Asur, Med, Guti, Selçuklu, Osmanlı, Rum, Arap, Emevi, Abbasi dönemlerine ait arkeolojik ve etnografik eserlerin bulunduğu, büyük fizikçi ve 60 makine mucidi İsmail Ebul-iz El Cezeri Müzesi Cizre ilçesinde bulunmaktadır.

Finik Ören Yeri

Cizre’ye yakın bir noktada bulunan Damlarca ve Eskiyapı köyleri arasında Finik Ören Yeri İ. Ö. 4000 yıllarına aittir. Dağlık bir bölgede yer alan kentte saray, zindan, sarnıç yerleri ve beyaz kalker taştan oyulmuş çok sayıda mağara ev bulunmaktadır. Finik Kalesinin kuzeyinde "Borzana Sitiya” adı verilen yerde kayaya işlenmiş bir kadın kabartmasıyla köyün kuzeydoğusunda yan yana duran bir kadın ve bir erkek kabartması bulunmaktadır.

Şah Ören Yeri

Cizre’nin kuzeydoğusunda, Çağlayan köyündeki Şah Ören Yeri, Cudi dağının en sivri noktasının eteğindedir. Yerleşmenin kuzeyi, doğusu ve batısı tamamı ile dağlıktır. Bu dağlık kesimlerde Düşe, Çeko, Hırabe, Kayzer, Hırd kale harabeleri yer almaktadır.

Bâbil Ören Yeri

Cizre’nin 20. km güneybatısında Suriye sınırı üzerindeki Kebeli köyünde yer alan Bâbil Ören Yerinin çevresi dikdörtgen biçiminde surlarla çevrilidir. Dış kaleyi oluşturan bu surlarda yaklaşık 30 adet burç vardır. İç kale ise daire biçimindedir. Surlar yontulmamış bazalt kayalardan, yapılar ise beyaz kalker taştan yapılmıştır.

Kasrik Ören Yeri

Şırnak-Cizre karayolunun 30. km. si üzerinde yer alan Kasrik Ören Yeri, Guti ler döneminde “Sazirka” olarak anılmaktaydı. Bir boğaz içinde yer alan yerleşmede, tarihi su bentleri, heykeller ve kent kalıntıları bulunmaktadır. Cizre ve Finik Beylerinin bu yöreyi yazlık olarak kullandıkları bilinmektedir.

Bazebde Ören Yeri

Cizre’nin 2 km doğusunda Dicle Nehri kıyısında yer alan Bazebde Ören Yeri zamanla Dicle Nehri yatak değiştirdiği için Suriye topraklarında kalmıştır. İlk çağlara ait kent kalıntıları ve ünlü bir köprüsü vardır.

Medreseler

Kırmızı Medrese

Cizre Beyliği döneminde II. Han Şeref Bey tarafından XIV. yüzyılda yaptırılmıştır. Cizre Akkoyunluların eline 1475 yılında geçerken Cizre Emirleri sürgün edilmiştir. Emir Bedrettin oğlu II. Şeref (Hanşeref) Boti Aşireti ve çevre halkının yardımı ile1508 yılında Cizre’yi alırken duada bulunmuş. ” Yarabbi ben tekrar Cizre’yi alabilsem sana bir Camii inşa edeceğim” demişti. Allah da bu duasını kabul buyurduğundan Kırmızı Medrese’yi inşa ettirmiştir. Cizre Suru’nu bu yerden yardığından surun üzerine bina etmiştir.

Cizre de Dağkapı Mahallesinin Şah Mahallesi ile kesiştiği noktada sur üzerindedir. Güneyinde Mescit ile altında Şeyh Ahmed El-Cezeri adlı meşhur müfessir, yazar, şairin türbesi ile, Cizre emirlerine ait aile mezarlığı da vardır. Medresenin içi avlulu olup, doğusunda batısında ve kuzeyinde dershaneler, yemekhane ve öğretmen lojmanları bulunur. Bunların bir kısmı halen yıkık olup, restarasyona ihtiyacı vardır.

Mihrabı beyaz taştan olup, 2.82x3. 78 ölçülerindedir. Mihrap köşegeni 55 derecedir. Mihrabın çevresini iç bükey üçgenler sıralı bir dizi ters U şeklinde sararak, altlarda da, içe doğru döner. Mihrap boşluğu yarım daire planlıdır. Mihrabın üstü basık ve tuğla kubbe ile örtülüdür.

Medresenin güneybatısında kare planlı bir oda bulunur ki çok güzel motiflerle süslenmiştir. Bu oda profesör ve baş müderris odasıdır. Şair ve yazar Şeyh Ahmet El-Cezeri kullandığı gibi, Müftü Molla Zade’nin dedelerinden Şeyh İbrahim Sori de bu odada görev yaptığından burada gömülmüşlerdir.

Medrese Cizre ye özgü kırmızı tuğlalardan örüldüğü için Kırmızı Medrese denilir.

Mir Abdal (Abdaliye Medresesi)

1437 yılında Cizre beylerinden Emir Abdullah(Abdal) İbn Abdillah İbn Seyfeddin Boti tarafından yaptırılmıştır. Bu zat Mem-u Zin olayında geçen Emir Zeynuddin’in babasıdır.

Medrese güneyde sağda büyük bir mescitten oluşmuş olup, güneyde solda dersaneler ile kuzeyde ve batıda öğrenci yemekhanesi, öğretmen öğrenci lojmanları yer almakta idi. Batıda şimdi Nusaybin caddesi tarafına açılan kapıda iki oda bir eyvan temelleri varken, son seneler de bilinçsiz düzenlemeyle bir şadırvan yapılmış, kuzeyi bir cami haline getirilmiştir. Esas mescit yıkılmak üzeredir.

Caminin tamamı siyah bazalt taştan yaptırıldığı halde, ikinci onarımlarda moloz taşlar kullanılmıştır. Mescit kısmının kapısı işlemeli beyaz mermerden yapılmıştır. Güneyde idare odalarının altında dünyaca meşhur aşk öykü sahipleri Mem-u Zin türbeleri bulunur. Abdaliye Medresesi Cizre Dağkapı Mahallesi ile mezarlık arasındadır.

Süleymaniye Medresesi (Medresetül Süleymaniyye)

Cizre beylerinden Emir Muhammed İbn-Emir Şah Ali Bey, İbn Emir Bedrettin tarafından inşa edilmiştir. İlk ataları olan Emir Süleyman Beye izafeten Medreset ül Süleymaniyye denilmiştir. 1573-1583 yılları arısında beylik yapan bu zat bu medreseyi inşa ettirmiştir.

1307(1891) Rumi yılında Ş. Abdulhakim Derşevi tarafından tamir ettirilmiştir. 1972 yılında büyük bir onarıma alınmıştır. Şu anda Muhammet Nuri Camii olarak adlandırılır.

Mecidiye Medresesi (Medresetül Mecdiyye)

Cizre beyi Emir Mecduddin Bey tarafından yaptırılmıştır. Ş. Seyda tarafından büyük onarıma alındığı için, şu anda Ş. Seyda camii olarak adlandırılır. Cizre Kale Mahallesindedir.

Şazeh Medresesi

Cizre beylerinden Mecduddin İbn Emir Abdal tarafından Cizre’nin Çağlayan köyüne yaptırılmıştır. Çağlayan köyünün içine girerken medrese solda kalır.

Kaleler

Cizre Kalesi

M.Ö.4000 yıllarında Guti İmparatorluğu tarafından Cizre Surları ile Cizre Kalesi yaptırılmıştır. Cizre Kalesi şehrin kuzeyinde Dicle Nehri kıyısındadır.360 oda ve üç katlı olarak yaptırılmıştır. Bâbil, Med ve Asurlular tarafından onarım gördüğü gibi, Abbasiler döneminde Ömer oğlu Abdulaziz zamanında yıkılan yerler tekrar onarım görmüştür.

Kale üzerinde Emir Seyfeddin İbn İzzeddin Bey tarafından Seyfiyye medresesi yaptırılmıştır. Şimdi hala kale üzerinde mihrabı bulunmaktadır.

Cizre Kalesi, siyah bazalt taştan yaptırılmış olup, bey ve saray binaları ile lojman kısımları,

mescit ve medrese, zindan, divan, askeri kısımlardan oluşurdu.

Cizre Kalesi’nin doğusunda Dicle Nehri içinde bulunan kayalar Cizre beylerinin Sadabad ve yazlık toplantı yeri idi. Sarayburnu Kapısından bir geçişi bulunurdu.

Cizre Kalesi içinde bulunan Hamidiye Kışlası (1897) Sultan Abdulhamit zamanında Alay Komutanı ve Paşa olarak tayin edilen Cizre Miran aşiretleri reisi Mustafa Paşa (Mıstı-i Miri) tarafından beyaz kalkerli taştan üç katlı olarak inşa ettirilmiştir.

Çağlayan Kalesi (Şah Kalesi)

Cizre ilçesine bağlı Çağlayan köyünde başlı başına bir tarih yaşanmaktadır. Cudi Dağı’nın yamaçlarında bulunan Çağlayan da Kayzer Kale harabeleri bulunmaktadır..Kayzer Kalesi diye adlandırılan yerde 6 adet Asur Kralı Sanherib’e ait kabartma heykel bulunmaktadır.Kral,altı değişik yerden Nuh(A.S) Gemisinin durduğu yeri göstermektedir.

Said Bey Kalesi

1800 yıllarında Bedirhan Bey zamanında yapılmıştır. Bedirhan Bey in amcaoğlu Said Bey in yaptırdığı söylenir. Said Bey Kalesi beyaz kalker taştan yapılmış bir sura sahiptir. Kapısı 2 metredir. İçinde bir köşk ve su sarnıcı bulunmaktadır. Silopi’nin Gireçulya köyünde bulunmaktadır.
balıklıgöl urfa
Urfa Müzesi, Kurtuluş Müzesi, Fırfırlı Camii, Selahattin Eyyübi Camii, Cevahir Konuk Evi, Halepli Bahçe Mozaikleri, Halil’ür Rahman Gölü (Balıklı göl), Ayn Zeliha Gölü, Urfa Kalesi, Mevlid-i Halil Mağarası (Hz. İbrahim’in Doğduğu Makam), Sipahi Pazarı, Kazaz Pazarı, Gümrük Hanı, Hüseyniye Çarşıları

Bakırcılar Çarşısı, Dabakhane, Meclis Evi, Mevlevihane Camii, Tarihi Urfa Sokakları, 58 Meydanı, Reji Kilisesi, Nimetullah Camii, Yorgancı Sokak, Yıldız Sarayı, Ulu Camii, Güzel Sanatlar Galerisi, Kültür Bahçesi, Göbekli Tepe,


Mozaikler Şehri Urfa - Haleplibahçe Mozaikleri


Şanlıurfa merkezdeki Halil’ür-Rahman Gölü’nün yanı başında, gecekondular altında kalan Antik Edessa Kentinin Grek kültür kalıntılarından en önemlisi çok renkli ve usta bir üslûpla yapılan Halepli Bahçede mozaiklerdir. Edessa Kenti, arkeolojik araştırmaları beklemektedir. Grek imparatorluk mozaik geleneği, M.Ö. 132-M.S. 244 yılları arasında hüküm süren Osrhoene Krallığı döneminde yerel bir üslupla devam etmiştir.

Bu antik kentin sınırları içerisindeki Halepli Bahçede, 2007 yılında yapılan kazılarda, günümüzden 3000 yıl önce Egeden, Karadeniz’e ve Anadolu’nun içlerine uzanan kültür havzasında, erkek egemenliğine karşı savaşan kadınların av sahnesi mozaiği bulundu.

Halepli Bahçe Mozaiklerinde “Savaşçı Amazon Kraliçelerinin Mozaiğe Resmedilmiş Dünyadaki İlk Örnekleri”ne rastlanılmıştır. Uzmanlar, Halepli Bahçe Mozaiklerini mozaik tekniği, sanatı ve 4 mm2 ebadında Fırat Nehri’nin orijinal taşlarından yapılması ve benzeri özelliklerinden dolayı, dünyanın en kıymetli mozaiği olarak tanımlamaktadırlar.

Halepli Bahçe’de Şanlıurfa Valiliği imkânlarıyla Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi Başkanlığında ve arkeologlarımızın nezaretinde, ilk etapta 100 m2’lik mozaik gün ışığına çıkarılmıştır. Alanın tamamında tarama yapılıp varsa diğer mozaikler de ortaya çıkarılacak ve belki de buluntu yerinde koruma altına alıp sergilenecektir. Av sahnesi mozaiğinin kenar bordürlerinde, geometrik motifler, bitki desenleri, güvercin, kanatsız Eros, sincap, ördek, kaplan, keklik, ceylan ve tazı figürlerine yer verilmiştir.

Haleplibahçe’de yapılan kazı çalışmaları sonucu farklı mozaikler de ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında en önemlilerinden biri Truva Savaşı’nın kahramanlarından Akileus(Aşil)’dir. Alanda Aşil’in hayat hikâyesini konu alan taban mozaiği, Şanlıurfa Müzesi arkeologları tarafından ortaya çıkarılmıştır.

Kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan ve Roma dönemine tarihlenen yer ısıtmalı hamam da alanın nedenli önemli bir yerleşim yeri olduğunu gözler önüne sermektedir.

Halil-Ür Rahman Camii


Cami Halil-Ür Rahman Gölü’nün(Balıklıgöl) hemen yanında yer almaktadır. Selahattin Eyyubi’nin Yeğeni El Melik’ül Eşref Muzafferüddin Musa tarafından 1211–1212 yıllarında inşa ettirilmiştir. Cami halk arasında “Döşeme Camisi” ve ya “Makam Camisi” olarak ta isimlendirilmektedir. Harap durumda olan cami, Eyyubi mimari özelliklerini 1810 yılında yapılan kapsamlı onarımdan sonra büyük ölçüde yitirmiştir. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde bu camiden İbrahim Halil Tekkesi olarak bahsetmektedir.


Hasan Padişah Camii


Balıklıgöl civarında, Akarbaşı mevkiinde bulunmaktadır. Kesin yapım tarihi bilinmeyen Hasan Padişah Camisi 15.yy’nin ikinci yarısına tarihlenmektedir. Şeyh Abdurrahman oğlu Hacı Yakub tarafından yaptırılmıştır. 1927 yılına ait kayıtlarda Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan adına yaptırıldığı belirtilmektedir. Caminin isminin de Uzun Hasan’ın adını taşıdığı söylenmektedir.

Cami 1796, 1874 ve 1968 yıllarında; minaresi ise Halil Bey tarafından 1859 yılında onarılmıştır. Halil’ür Rahman Gölü’nden gelen su, bu caminin avlusundan geçer.

Şanlıurfa Kalesi


Urfa Kalesi’nin M.Ö. 9500 yıllarına ait neolitik bir yerleşim höyüğü üzerine kurulduğu tahmin edilmektedir. Kalenin yanı başında çıkarılan ve Şanlıurfa Müzesinde sergilenen 11.500 yılık Balıklıgöl Heykeli kale dâhil Balıklıgöl havzasının tarihini bilimsel olarak vermektedir. Kalenin üzerindeki korinth başlıklı iki sütun Edessa Karalı IX. MANU döneminde, M.S. 240-242 yılları arasında birer anıt sütun olarak yapılmıştır. Kaledeki iki sütunun arası 14 m. olup, yükseklikleri 17.25 m. sütunların çevresi ise 4.60 metredir. Doğudaki sütunun kente bakan yüzünün 3 metre yukarısındaki Süryanice kitabede: "Ben askeri komutan Barşamaş (Güneşin oğlu)'in oğlu Aftuha. Bu sütunu ve üzerindeki heykeli veliaht Prens Manu kızı, Kral Manu eşi, hanımefendim ve velinimetim kraliçe Şalmeth için yaptım" yazılıdır. Kalenin sütün hariç diğer kısımları M.S. 814 yılında Abbasiler döneminde yeniden restore edilmiştir. Urfa Kalesi’nin, üç tarafı kayadan oyma derin savunma hendeği ile çevrilidir, kuzey tarafı ise sarp kayalıktır. Urfa Kalesi’nde yapılacak bir arkeolojik kazıda M.Ö. 9500 yılından Osmanlı Dönemine birçok uygarlığa ait kültürel varlık ve bu uygarlıklara ait yapı kalıntıları bulunacaktır.


Gümrük Hanı


Haşimiye Meydanı yakınındadır. Kanuni Sultan Süleyman zamanında 1563 yılında Urfa Sancakbeyi Halhallı Behram Paşa tarafından yaptırılmıştır. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde "Yetmiş Hanı" olarak anılan Gümrük Hanı, Şanlıurfa'daki hanların en güzel ve anıtsal örneklerindendir. Dış cepheleri kaplayan iki renkli kesme taşlardan dolayı “Alaca Han” adıyla da bilinir. Avlusundan Halil-ür Rahman Gölü'nün suyu geçmektedir. İki katlı bu hanın üst katındaki odalarda terziler çalışmakta, avlusunda çayhaneler bulunmaktadır.

Hanın kare avlusunun etrafını çevreleyen dükkânların üzerinde ön kısımları revaklı ikinci kat odaları yer almaktadır. Giriş eyvanının üzeri mescit olarak değerlendirilmiştir. 2001 yılında Rızvaniye Vakfı'nın katkılarıyla Şanlıurfa Kültür, Sanat ve Araştırma Vakfı (ŞURKAV) tarafından restore edilmiştir.


Hüseyniye Çarşıları (Bakırcılar Çarşısı)


Çadırcı Pazarı ile Kazancı Pazarı arasında, kuzey güney yönünde birbirine paralel olarak uzanan ve her biri 15'er çapraz tonozla örtülü iki kapalı çarşıdır. Çarşı,1887 yılında Hartavizâde Hafız Muhammet Selim Efendinin oğlu Hüseyin Paşa tarafından yaptırılmıştır. Çarşılarda sağlı sollu dükkânların kapılarının üzerinde karşılıklı olarak aydınlatma pencereleri yer alır. Düzgün kesme taşlardan inşa edilmiştir. İnşa edildiği yıllarda Halı, Kilim, Keçe ve benzeri yaygıların satıldığı yer olarak kullanılmıştır. Bir ara Yemenici Pazarı olarak kullanılmış ve son olarak Bakırcı esnafına tahsis edilmiştir. Çarşılardan biri Bakırcılar diğeri ise Beyaz eşya satıcıları tarafından kullanılmaktadır.

Meclis Evi (Şahap Bakır Evi – İsa Beden Evi)


Arabizade Reşit Efendi evi olarak ta bilinen bu ev Pınarbaşı Mahallesi Köleler sokaktadır. Bu eve bir tetirbe (Çıkmaz Sokak) sonundaki kapıdan girilir. Kapısı geleneksel Urfa evlerinin birçoğunda olduğu gibi çift çenetlidir (çift kanatlı). Kapı üzerindeki madalyon şeklindeki kitabede yer alan H 1192 (M1778 tarihi) büyük olasılıkla evin yapılış tarihidir. Haremlik ve selamlık bölümlerinden oluşan tarihi ev kapı arası, hayat, havuz, çiçeklik, zerzembe (kiler), tandırlık, camhane (Duvara gömme nişler), eyvan, haremlikle selamlık arasında yemek servisini sağlayan dönme dolap gibi Urfa evlerinin tüm unsurlarını taşımaktadır. Şanlıurfa Merkezde mülkiyeti Özel İdare’ye ait olan 2 katlı ve 2 bölümden oluşan Meclis Evi, Valilik Makamının uygun görüşü ile İlimizde oluşturulan “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu”na tahsis edilmiştir.

Mevlevihane Camii


Haşimiye Meydanı'nın doğusunda bulunan yapı, 18. Yüzyılda Mevlevilerin zikir yapmak üzere toplanması amaçlı Mevlevihane olarak inşa edilmiştir. Kubbesinin dış üst tarafında "Mevlevi Sikkesi" mevcut olup, tekkelerin kapatılmasından sonra cami olarak ibadete açılmıştır. Bu yapı, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce hazırlanan bir proje dâhilinde restore edilmiştir.

Cami kare planlı ve üzeri tek kubbe ile örtülüdür. Yapının batı cephesine bitişik olan çarşı, daha önce kasaplar çarşısı olarak hizmet vermekteyken son dönemlerde yapılan kamulaştırma, yenileme ve çevre düzenlemeleri çalışmalarından sonra hediyelik eşyaların satıldığı bir çarşıya dönüştürülmüştür.


Ellisekiz Meydanı

Nimetullah Mahallesindeki Osmanlı Dönemine ait dört sokağa açılan tarihi yapıların yoğunlaştığı önemli bir meydandır. Bu meydanın güneyinde Kurtuluş İlköğretim Okulu (Numune Mektebi- XIX. Yy. sonları), doğusunda Şeyh Saffet Tekkesi(1892), Şeyh Saffet Çeşmesi (1891) ve Muhammet Muhyiddin Türbesi (1795), kuzeyinde Reji Kilisesi (1861), kuzeybatısında ise XV. yy’a ait Nimetullah Caminin yer aldığı bu meydan adeta bir “Hoşgörü Meydanı” görünümündedir.

Reji Kilisesi (Aziz Petrus Ve Aziz Paulus Kilisesi)



Aziz Petrus ve Aziz Paulus Kilisesi olarak kayıtlara geçen yapı, Ellisekiz Meydanı'nın kuzeydoğusundadır. Yapı, 1861 yılında, VI. yüzyıla ait bir kilise kalıntısının üzerine inşa edilmiştir. Kilise, Hz. İsa’nın iki havarisinin anısına inşa edildiğinden onların ismini taşımaktadır. Yapı, 1924 yılına yani Urfalı Süryanilerin Halep'e(Suriye) göç edişlerine kadar, aktif olar kullanılmıştır.

Aziz Petrus ve Aziz Paulus Kilisesi, 1924 yılında Tütün, Tütün Mamülleri, Tuz ve Alkol İşletmeleri A.Ş. (TEKEL) İdaresine verilir. Tekel idaresi tarafından yapı önce tütün fabrikası sonra üzüm deposu olarak kullanır. Kilise, halk tarafından Tekel kelimesinin Fransızca karşılığı olan Regie (Reji)'den dolayı "Reji Kilisesi" olarak isimlendirilmiştir. Kiliseden çıkarılan yazılı mezar taşları Urfa Müzesi'nde gönderilmiştir. Kilise, Şanlıurfa Valiliği tarafından 1998 yılında restore edilerek, 24 Mayıs 2002 tarihinde “Vali Kemalettin Gazezoğlu Kültür Merkezi” olarak hizmete girmiştir. Bugün hala çeşitli sosyal etkinlikler için kullanılmaktadır.

Dünyanın En Eski Arkeolojik Tapınağı Göbeklitepe


Göbeklitepe, M.Ö. 10.000 yani günümüzden 12.000 yıl öncesine tarihlenen “Dünyanın En Eski Arkeolojik Tapınağı”’dır. 80 dönümlük alana sahip olan ören yeri, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca 2005 yılında 1. Derece arkeolojik sit alanı ilan edilmiştir. İnsanoğlu ilk kez, Neolitik dönemde avcılık ve toplayıcılık ile birlikte tarıma da yönelmiştir. Yabani şekilde yetişen buğday, arpa, mercimek türü ürünleri deneme yanılma yoluyla ekmeye başlamış, zamanla en iyi ürünü bulmuştur. Yine bu dönemde hayvanların evcilleştirilmesi gerçekleşmiş, ilk dini ve sivil mimari örnekleri ortaya çıkmaya başlamıştır.

Şanlıurfa İl Merkezi’nin 17 km doğusunda Örencik (Karaharabe) Köyü’nün 3 km kuzeydoğusunda yer alan Göbeklitepe, adını bölgede bulunan taş yatır mezardan (ziyaretten) almaktadır. İlk kez 1963 yılında İstanbul ve Chicago Üniversitelerinin işbirliği ile hazırlanan “Güneydoğu Anadolu Bölgesi Araştırma Projesi” çerçevesinde gerçekleştirilen yüzey araştırmalarında, İstanbul Üniversitesinden Prehistorya Bölüm Başkanı Prof. Dr. Halet ÇAMBEL ve Chicago Üniversitesinden Prof. Dr. Robert BRAIDWOOD tarafından keşfedilmiştir.

1995 yılında Şanlıurfa Müze Müdürlüğü başkanlığında ve Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Arkeolog Harald Hauptmann’ın danışmanlığında yüzey araştırmaları yapılmış ve 1996 yılından 2006 yılına kadar Şanlıurfa Müze Müdürlüğü başkanlığında ve Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Arkeolog Klaus Schmidt danışmanlığında kazı çalışmaları sürdürülmüştür.

Göbeklitepe’deki kazı çalışmaları 2007 yılından itibaren Bakanlar Kurulu kararı ile Alman Arkeoloji Enstitüsünden Arkeolog Klaus Schmidt tarafından yürütülmektedir.

Göbeklitepe’de ortaya çıkarılan ilginç buluntular arasında çöl varanı, sürüngen kabartmaları, ağzı açık ve dişleri korkunç bir şekilde betimlenen kurt kafaları, yaban domuzları, turna, leylek, tilki, ceylan, yabani eşek, yılan, akrep, yabani koyun, aslan örümcek ve kafası olmayan insan kabartması, erkeklik organı abartılı olarak tasvir edilmiş erkek heykelleri vb. ortaya çıkan bulgular 12.000 yıl önce yerleşik hayata geçen bu dönem insanının inançlarını yansıtan önemli bulguları oluşturmaktadır.

Mimarlık tarihi, insanoğlunun avcı ve toplayıcı toplumdan yerleşik topluma geçmesi ile başlar. Göbeklitepe’de bulunan 12.000 yıllık yapılar, mimarlık tarihinin başlangıcı olarak kabul edilmiştir. İnsanoğlunun tek tanrılı dinlerden önceki çok tanrılı döneme ait ilk tapınağı, M.Ö. 5.000 yılına tarihlenen Malta Adası’ndaki tapınak olarak biliniyordu. Göbeklitepe yerleşiminin tespiti ile bu bilgiler geçerliliğini yitirmiş ve insanoğlunun ilk tapınağının günümüzden 12.000 yıl öncesine tarihlenen “Göbeklitepe Tapınağı” olduğu bilimsel verilerle kanıtlanmıştır. Bu tespit ile birlikte arkeoloji tarihi yeniden yazılmaya başlanmıştır.

Dünyada kabul gören arkeolojik görüşe göre insanoğlunu avcı ve toplayıcı yaşam biçiminden yerleşik hayata geçmesindeki en önemli faktörler; açlık korkusu ve korunma iç güdüsüdür. Ancak Göbeklitepe bu tabuyu yıkmıştır. Zira yapıldığı dönem göz önüne alındığında; yerleşik yaşama geçişte dinsel inanışların da etkinsin olabileceğini ispatlamıştır.

Harran Kalesi


Harran şehrinin güneydoğusunda şehir suruna bitişik olarak inşa edilen iç kale, dikdörtgen planlı olup, köşelerinde onikigen kuleleri mevcuttur. İslami kaynaklarda kalenin yerinde bir Sabii tapınağının bulunduğundan bahsedilir. Kuvvetli ihtimal İçkale, tabletlerde ve yazılı kaynaklarda adı geçen Sin Tapınağı üzerine yapılmıştır. Emevi halifesi II. Mervan'ın 10 milyon dirhem altın harcayarak yaptırdığı sarayın, kalenin esasını oluşturduğu tahmin edilmektedir. 90x130 metre boyutlarındaki kale üç katlıdır. Düzensiz dikdörtgen planındaki kalenin dört köşesinde onikigen birer kule bulunmaktadır.

Harran Höyüğü


Arkeolog Dr. Nurettin Yardımcı başkanlığında 2003 yılından buyana höyükte yapılan kazı çalışmaları çeşitli devirlere ait eserler ortaya çıkarılmıştır. Höyükteki kazılarda, M.Ö. VI. bine Halaf devrine tarihlenen buluntuları, Eski Tunç devrine ait figürin ve figürin başları, M.Ö. 1.950 Eski Assur dönemine tarihlenen silindir mühürler, M.Ö. 6. yüzyıla tarihlenen Kral Nabuna’id’den ve Sin mabedinden bahseden çivi yazılı pişmiş toprak tablet ve adak kitabeleri bulunmuştur. Höyük ve çevresi tarih öncesi çağlardan beri Halaf, Ubeyd, Uruk, Tunç Çağları, Hitit, Hurri, Mitanni, Assur, Babil, Helenistik, Roma, Bizans ve İslam devrinde de Emeviler, Abbasiler, Fatimiler, Zengiler, Eyyubiler ve Selçuklular gibi önemli uygarlıkları sinesinde barındırmıştır. Kazılardan elde edilen eserler Şanlıurfa Müzesi’nde sergilenmektedir. İslam Devrine ait şehir kalıntılarında ortaya çıkan mimari yapılar, dar sokaklara açılan bitişik nizamlı ve avluya açılan odaları bulunan dikdörtgen ve kare planlı evlerden oluşmaktadır. Mimari kalıntılar arasında insan gücüyle döndürülen değirmenler, zamanın öğütme sanayisi hakkında bilgi vermektedir. Açığa çıkarılan kent kalıntıları, ayrıca gelişmiş bir şehir planlamacılığı ve o devrin sosyo-ekonomik yaşam düzeyi hakkında da bilgi vermektedir.


Harran Ulu Camii



Harran, M.S. 640 yıllarında Halife Hz. Ömer zamanında İslam hâkimiyetine geçmiştir. Harran, İslam devrinde Emeviler döneminde son halife II. Mervan zamanında da bir süre başkent olmuştur. İslam Devri’nin önemli eserlerinden olan Ulu Cami veya Cennet Cami, Harran höyüğünün kuzeydoğu eteğinde yer alır. Caminin doğu cephesi mihrabı, şadırvanı ve minaresinin büyük bir bölümü korunmuştur. Türkiye’de İslam mimarisinde yapılmış en eski cami olan Harran Ulu Cami, M.S. 744-750 tarihleri arasında Emeviler devrinde Halife II. Mervan tarafından yaptırılmış ve daha sonra çeşitli zamanlarda onarımlar görmüştür. Ulu Cami 104x107 m. ebadında bir alanı kaplar, minarenin zaman içinde yok olan ahşap merdivenleri, aslına uygun bir şekilde 105 basamaklı olarak yeniden yapılmıştır.


Harran Kümbet Evleri



Harran’la özdeşleşen Kümbet Evler, Kubbeli Evler veya Konik Evler diye üç isimle tanılan ve bilinen ilgi çeken Harran’a özgü evlerin büyük çoğunluğu hala mevcudiyetini korumaktadır. Bu evlerin benzerlerine, Şanlıurfa’ya bağlı Suruç ve Birecik kırsalındaki köylerde de rastlamak mümkündür. Ancak, Harran’daki evlerin diğerlerinden ayrılan bariz farkı, kubbelerinde tuğla da kullanılmasıdır. Harran’daki evlerinin kubbe kısımlarının tuğla ile örtülmesinin iki sebebi vardır. Biri, bölgenin çöl olmasından dolayı ağaç malzemenin bulunmayışı, diğeri ise, Harran'da bol miktarda bulunan tuğla malzemedir. Evlerin yüksekliği içerden en çok 5 metreye varan kubbeler, 30–40 tuğla dizisi ile örülmüştür. Örgüleri düzensiz bir şekilde balçık sıva ile bağlanan kubbe ve duvarlar, içerden ve dışarıdan yine bu harçla sıvanmıştır. Harran evleri bölge iklimine uyumlu olarak yazın serin kışın sıcaktır.

İmam Bakır (Hz.) Camii Ve Türbesi



Harran'ın 3 km. kuzeydoğusunda İmam Bakır Köyü'nde 12 İmamdan beşincisi olan Ebu Ca‘fer İmam Muhammet Bakır'a atfedilen bir türbe ve bitişiğinde onun adını taşıyan bir cami yer alır. Halife Hz.Ömer zamanında (miladi 639'da) Urfa ve Harran'ın fethi savaşına katılan Ebu Ca‘fer İmam Muhammet’in kopan bir parmağının buraya gömülerek üzerine türbenin yapıldığı ve köye "İmam Bakır" adı verildiği söylenilmektedir.

Han El-Ba’rur


Harran'ın 27 km. güneydoğusundaki Göktaş Köyü'nde bulunan Han El-Ba’rur, Eyyubiler dönemine tarihlenmektedir. Tektek Dağları olarak anılan dağlık bölgede Harran-Bağdat yolu güzergâhında bulunan kervansaray; mescit, muhafız odası, ahırlar, hamam ve yazlık odalardan oluşmaktadır. Yapı, Anadolu Selçuklu kervansaraylarının tüm özelliklerini taşımaktadır. 43.30x44.80 metre ölçülerinde kareye yakın bir avluyu çevreleyen kervansarayın biri kuzeyde, diğeri de batıda olmak üzere iki kitabesi bulunmaktadır. Giriş kapısı üzerindeki kitabeden anlaşıldığına göre; kervansaray, İsa oğlu el-Hac Hüsameddin Ali Bey tarafından 1128-1129 tarihlerinde yaptırılmıştır. Hanın ismi olan "Ba‘rur" kelimesi Arapça'da "Keçi gübresi" anlamındadır. Rivâyete göre, hanı yaptıran kişi, burayı kuru üzümle doldurmuş ve yoldan geçen veya kervansarayda konaklayan misafirlerine ikram edermiş. Geleceğe dönük olarak "Benden sonra gelenler burayı keçi gübresi ile dolduracaklardır." demiştir. Yapı, Moğol istilasından sonra harap hale gelmiş ve yerli halk tarafından uzun yıllar ahır olarak kullanılmıştır. Gerçektende keçi gübresi ile dolması düşündürücü ve bir o kadar da anlamlıdır.
Sinop Kalesi

İ.Ö. VIII. Yüzyılda Milet ‘ten gelerek Sinop ‘ta yerleşip koloni kuran göçmenler tarafından ilk defa yapıldığı düşünülmektedir. Kaleler VII. Yüzyılda Kimmerlerin istilasından sonra yeniden onarılmıştır. VI. yüzyılda Pers hâkimiyetine geçen şehir Pontus Krallığının önemli bir merkezi olmuş, surlar IV. Mitritathes tarafından bugünkü sınırlarıyla onarılıp geliştirilmiştir.
Romalılar ve Bizanslılar döneminde de devamlı onarım görmüştür. 1214 ve 1261 yıllarında Selçukluların eline geçen kale yeniden onarılarak savunmayı güçlendirmek amacıyla iç kale oluşturulmuştur. Sinop şehir surları yarım adanın en dar olan boyun kısmını tamamen çevrelemektedir. Kuzey surları 1800 m. güney surları 400 m. doğu surları 500 m. batı surları 273 m. olmak üzere toplam sur uzunluğu 2973 m. ‘dir. Sur kalınlığı 8 m. olup yüksekliği 25-30 m. arasında değişir. Evliya Çelebi seyahatnamesinde Kumkapı, Tersane kapı, Yenice kapısı, Tabakhane kapısı, Lonca kapısı ve Deniz kapısından bahseder.

Sinop kent surları, yarımadanın en dar olan boyun kısmı ve Yalı ile Kefevi mahalleleri hariç olmak üzere tüm şehri çepeçevre kuşatmaktadır.. Günümüze kadar Kumkapı ve lonca kapısı ayakta kalmıştır. Kuzey surları denizin etkisiyle çok yıpranmıştır.

İçkale

Şehrin batı tarafında, Kaleyazısı ile Kumluk denilen sahanın arasındadır. Güney ve kuzey tarafları denizdir. Kale, Selçuklular Sinop’u aldıktan bir yıl kadar sonra esas kısma doğu tarafından uzun bir sur ilave edilerek yapılmıştır. Bu kısım yapılırken Şehrin Eski Mabet, Saray gibi enkazından da istifade edilmiştir. Bu nedenle, bir çok sütunlar, sütun başlıkları ve mabet yazıtları duvar aralarına konulu bir şekilde bulunmaktadır.

İçkale kuzey ve güney bölümü olmak üzere iç içe iki bölümden ibarettir. Selçuklular döneminde iç kale 1877 tarihinden itibaren hapishane olarak kullanılmaktadır. 06 Aralık 1997 tarihinde cezaevi yeni hizmet binasına taşınmıştır.

Boyabat Kalesi

Boyabat ilçesinin bulunduğu Gök ırmak Vadisi'nde, karşılıklı sarp iki kayalık tepeden biri üzerinde kurulmuştur. Kale, kayaların doğal yapısına uygun şekilde inşa edilmiştir. Kale bedenleri arasındaki kulelerin bazıları dikdörtgen bazıları yuvarlak olarak yapılmış olup iç kısmında kulelere çıkan merdivenler yer almaktadır. Kaleye giriş güneydoğu köşesinden büyük yuvarlak kulenin yanındaki küçük bir kapıdan sağlanmaktadır. Geç Roma, Erken Bizans dönemine ait buluntuların da sergilendiği yapı, bugünkü haliyle Osmanlı Kalesi özelliği göstermektedir. Bu durum kalenin, Geç Roma döneminden Osmanlı dönemine kadar kullanıldığını göstermektedir. Bugünkü durumu ile sur ve burçları ve yapım malzemesi, Osmanlı Kalesi olduğunu açıkça ortaya koyar. Ancak kalenin temelleri daha önceden atılmıştır. Bu nedenle kaleyi, eski ve yeni kale olarak iki bölümde incelemek mümkündür.

Eski kalenin temelleri M.Ö. 6. Yüzyılın başlarında Paflagonyalılar zamanında yapılmıştır. Kalenin eski temellerinde kale iç duvarlarının bir kısmında Roma ve Bizans eserlerine rastlamak mümkündür. Yeni kalenin bugünkü halinin Osmanoğulları zamanında yaptırıldığı kesindir. Ancak kalenin bir kitabesine rastlanılmaması yüzünden yapılış tarihi bilinmemektedir.

Boyabat Kaya Mezarları


Boyabat İlçesine bağlı ve Boyabat-Kastamonu yolunun 15. Km.sinde bulunan Salar Köyünün güneydoğusunda yer alan, yaklaşık 200 metre yüksekliğindeki kalker kaya oyularak yapılmıştır. Mezarda iç sütunun birer girişi bulunmakta olup, sütunlar üzerinde üçgen alınlık yer almaktadır. Yuvarlak gövdeli sütunlar yukarı doğru incelmektedir. Sütun baş kısımları ve sütun kaideleri kare şeklinde yapılmıştır. Sütun başlıkları aslan figürü şeklindedir, üzerinde iki kademeli olarak oyulmuş düzgün kiriş bölümü vardır. Üçgen alınlığın ortasında aslan kabartması ve alınlığın dışında sağ tarafta iki aslan kabartması daha yer almaktadır. Alınlığın sol tarafında ise aslan ve insan kabartması yer almıştır. Mezar anıtının Paflagonyalılar tarafından yapıldığı sanılmaktadır.

Paşa Tabyaları

Sinop yarımadasının güney doğusunda l9.yy.da Osmanlı-Rus savaşları sırasında denizden gelen tehlikeleri önlemek amacıyla yapılmıştır. Yarı ay şeklindedir. 11 top yatağı, cephanelik ve mahzenlerden oluşmaktadır. Paşa Tabyası yeme içme tesisi olarak hizmete açılmış olup İlimiz turizminehizmet vermektedir. Diğer bir tabya da Korucuk Tabyası'dır. Bu Tabya özel şahsın mülkiyeti içindedir.

Tarihi Su Kanalı

Sülüklü Göl mevkisindedir. Antik döneme ait bu tünelde yapılan incelemelerde, yaklaşık 230 m. uzunluğunda ve 1,5 m. yüksekliğinde olduğu tespit edilmiştir. Giriş kapısından itibaren doğal kayanın oyularak işlenmesinden oluşan tünel, 20-30 m. uzunluğunda ve 1.5 m. çapında silindirik bir havalandırma bacasına sahiptir. Bu havalandırma bacaları, doğal kayalardan oyularak yapılmış olup, üst kısımlardaki moloz taşların birbirine sıkıştırılması suretiyle kapatılmıştır. Sağa ve sola zikzak yaparak ilerleyen tünelde herhangi bir kitabe bulunmamaktadır. Yapılan araştırmalara göre, Sinop'un su seviyesine yakın bir yerleşim yeri olması nedeniyle, kuyu gibi derinliğine değil yatay olarak yapılan bu tünelin su kanalı olabileceği düşünülmektedir.

Alaadin Camii

Selçuklu Dönemine ait bir yapıdır. Sinop ‘un fethinden hemen sonra 1214 ‘te yaptırılmıştır. Rumların şehre yaptıkları baskın anında büyük zarar görmüş, 1268 yılında Süleyman Pervane tarafından onarılmıştır. Sonra sırasıyla Candaroğullarından Celaleddin Beyazıt ve İsfendiyar Bey, Osmanlı çağında Mutasarruf Tufan Paşa tarafından tamir ettirilmiştir. Türk taş oymacılığının güzel bir örneği olan minberi ne yazık ki büyük kubbenin çökmesiyle kırılmıştır.

Camii erken Türk cami tiplerine güzel bir örnek teşkil eder. Dikdörtgen planlı olup, beş kubbeli bu yapıdan giriş geniş olan revaklı son cemaat yerinden sağlanır. Avlunun ortasında bir şadırvan, kuzey doğu köşesinde de İsfendiyar Oğullarına ait bir türbe bulunmaktadır.

Kefevi Camii

Kefevi mahallesinde bulunan bu cami Şeyh Mahmut Kefevi tarafından yaptırıldığı bilinmektedir. Harap bir halde iken Sancak Mutasarrufu Bekir Paşa tarafından 1896 yılında tadilatı yaptırılmıştır.

Saray Camii

Tersane çarşısının arkasındaki sokakta bulunan Saray Camii, 10.65 m. Uzunluğunda ve 11.70 m. Eninde olup kesme taştan yapılmış tek kubbelidir. Cami 1374 yılında Candaroğullarından Celalettin Beyazıt zamanında yapılmıştır. Bu çağa ait çok güzel işlemeli bir mihrap ve kapı üzerinde kitabesi vardır.

Fetih Baba Mescidi

Meydankapı çarşısında yer alan mescit 1353 yılında İsmail Bin Uslu Bey tarafından yaptırılmıştır. Daha sonra harap bir halde iken Fetih Baba adıyla anılan bir zat tarafından onarılmıştır. Mermerden yapılmış ve Candaroğulları zamanına ait süslü bir küçük mihrabı vardır.

Mehmet Ağa Camii (Mescidi)

Kaleyazısında olan bu camii 1648 yılında inşa edilmiş ve sonradan yapıya 1910 yılında bir minare eklenmiştir.

Cezayirli Ali Paşa Camii


Selçuklu çağına ait olan bu camii Seyit Bilal Türbesine bitişiktir. 1876 ‘da Ali Paşa ve 1898 Abdülhamit tarafından tamir edilmiştir.

Meydan Kapı Camii

Meydankapı Sakarya Caddesi üzerinde bulunan bu caminin ilk yapılış tarihi belli değilse de Şeyh Ömer Efendi adında bir zat tarafından yaptırıldığı vakıf kayıtlarından öğrenilmektedir. 1878 ‘de ise Mutasarruf Ahmet Kamil Paşa tarafından Kanuni Süleyman ‘a izafe edilmek üzere tamir edilmiştir.

Caminin ahşap minaresi Sinop minarelerinin en güzel örneklerindendir.

Süleyman Pervane Medresesi

Selçuklu dönemine ait bir yapıdır. XII. Yüzyılda (1262) Sinop ‘un düşman baskınından kurtarılmasının bir hatırası olarak Selçuklu veziri Süleyman Pervane tarafından yaptırılmıştır. Döneminin taş işçiliğini gösteren görkemli bir giriş kapısına sahiptir. İçinde eyvan karşısında geniş avlu, ortasında şadırvan, sağ ve sol yanlarında revaklara açılan 16 küçük oda yer almaktadır.

Vakıflar Genel Müdürlüğü’ nün malı olup, 2002 yılında Kültür ve Turizm amaçlarında kullanılmak üzere Sinop Valiliğine tahsis edilmiştir. Sinop Valiliğince Sinop’ a özgü el sanatları ve mutfağı ile ilgili kişilere tahsis edilerek çarşı haline getirilmiştir.

Boyabat Evleri

Osmanlı dönemi sivil mimari eseri olan evler yoğun olarak il merkezi ve Boyabat ilçesinde bulunmaktadır. Yöresel kaynaklara bağlı olarak ahşap malzemenin ağırlıklı olduğu konutlar, Bağdadi tekniği kullanılarak ve ahşap çatkı arası dolgulu bir tür tuğla malzeme ile inşa edilmiştir. Katlara geçişte, ahşap kuşaklar kullanılmaktadır.

Konsollarla desteklenen çıkmalarla taşınılmış bindirme katlar, cumbalar, her cephede iç içe ve havayı içeri dolduran bol miktarda pencere, ön cephede iki çıkma arasında ve üçgen alınlıkla son bulan kapı girintisi ortak cephe özelliklerini oluşturmaktadır. Odalar genel olarak oturma, yatma, yıkanma ve yeme-içme ihtiyacına cevap vermek üzere tasarlandığı için, dolaplara ve ocaklara da sahiptir.

Balatlar Kilisesi

Bizans dönemine ait bir yapıdır. Çağının tipik mimari örneklerini gösterir. Geniş bir alana yapılmış büyük bir avlu, haçvari simetrik planlı bir mekân vardır. Şapel ve diğer mekânlardan oluşan yapı, tümüyle dikdörtgen yapılıdır.

Kilisede sadece şapelin tonozla örtülü üst yapısı sağlam kalmıştır. Diğer bölümlerin üstü açıktır. Şapel tavanı ve giriş mekânında boyalı freskler günümüze kadar sağlam kalmışsa da çok tahrip olmuştur. Bizans yapı tekniğinin güzel bir örneğidir. Tüm duvarlarda dört sıra tuğla kullanılmıştır.

Türbeler




• Seyit Bilal Türbesi

• Gazi Çelebi Türbesi

• Sultan Hatun Türbesi (Aynalı Kadın Türbesi)

• Hatunlar Türbesi

• Yeşil Türbe

• İsfendiyar Oğulları Türbesi

• Çeçe Sultan Türbesi

Siirt camileri, türbeleri, kaplıcaları, yaylaları ve mağaraları olarak tanınır.En güzel tarihi ve turistik yerlerimizi sergilemektedir.Kaplıcalarında her derde deva olacak sıcak suları bulunmaktadır.
Cami ve türbeler
çinili minare olarak anılan ulu caminin minaresi, tipik Selçuklu mimarisini yansıtmaktadır. Siirt’te Veysel Karani Hz. türbesi ve İbrahim hakkı Hz. türbesi bulunmaktadır. İnanç turizmi
Kaplıcalar

Billoris termal turizm merkezi Siirt’e 15 km. uzaklığında, Eruh yolu üzerindedir. banyo uygulamalarıyla deri hastalıklarına, romatizmada, kadın hastalıkları, nevralji, Nevrit, Polinevrit, Polio sekelleri ve su içi egzersizlerinde yararlı olmaktadır.
Yaylalar

Pervari ilçesindeki Çemikari, Cema ve Herekol yaylaları ile Şirvan ilçesinde Baçova yaylası yöre halkı tarafından ilgi görmektedir. yaz, kış bol yağışlı olan bu yüksek platolar, zengin çayırlarla kaplıdır.
Mağaralar
ilin jeolojik yapısında kalkerli oluşumlar önemli yer tuttuğundan pek çok sayıda mağara oluşmuştur. bunların bir bölümünde, insanlarca konut olarak kullanıldığını gösterir izlere rastlanmaktadır. suya karşı direnci az olan kalkerlerin erimesi ile ortaya çıkan bu doğal mağaralar genellikle vadi boylarında yoğunlaşmıştır. Bunların en ünlüleri Botan mağaralarıdır.

lin adı olan “Sakarya”nın MÖ. III ve MS. IV. yüzyıllar arasında bölgemizde yaşayan Bithynlerin Kraliçesi “Sangarius”un adının zamanla söyleniş değişikliğinden geldiği rivayet edilmektedir. Nitekim bölgemizdeki “Geyve”nin Bithyn “Gekve Hanım”dan, yine Sakarya Nehri’nin adı olarak yer yer söylenen “Sangari” veya ““Sakari”nde bu rivayeti doğrular gibidir. Ancak Sakarya adı, günümüzde Erenler ilçesinin sınırları içinde türbesi de olan “Sakar Baba”dan söz ederken
 
 “Sakar ya…” biçiminde halk arasında söylenişinin yaygınlaşmasından sonra ortaya çıkar. Yani Sakarya adını bir Anadolu eren/evliyasından almıştır.
“Ada” adı, Sakarya Nehri ile Çark Deresi bir zamanlar birleşerek aktığı söylenen bu iki akarsuyun arasında kalan bölgede kurulan ve görünüm olarak “adaya” benzemesinden dolayı verilir. “Adapazarı” adı ise, gelişen yerleşim biriminde bulunan Papuçcular, Semerciler, Tığcılar, Çıracılar, Hasırcılar, Uzunçarşı, Aynalıkavakçarşısı, Pirinç Pazarı, Soğan Pazarı, Kömür Pazarı gibi semtlerden dolayı halkın “Adanın pazarına gidiyoruz” söyleyişinin bir süre sonra “Adapazarı”na dönüşmesi ile bu adı alır.
TARİHİ
FRİGLER DÖNEMİ
M.Ö. VIII. yüzyılda güçlü bir devlet halinde tarih sahnesine çıkan Frig Devleti’dir. Geldikleri yörede Phrygler adını taşıyan Frigler, Troia savaşından sonra MÖ. XII. yüzyılın başlarında Çanakkale Boğazı üzerinden Anadolu’ya geçerek Kızılırmak’a kadar ilerlemişlerdir.

Thrak kabileleri ve Frigler önceleri Hellespontos ve Propontis (Denizi) kıyıları ile İda Dağı (Kaz Dağı) etrafında, birbirine yakın fakat ayrı ayrı bölgelere yerleşmişlerdir Bu kabileler hakkında Strabon şu bilgiyi verir; “Bithnyalılar ile Trioyalılar ve Mysialılar hatta Kyzikos dolaylarındaki Dolionlar ve Mygdoialılar ve Troialılar arasındaki sınırı belirtmek zordur ve her kabilenin diğerinden ayrı olduğu gerçeği kabul edilmiştir. Ancak arasındaki sınırları belirtmek zordur.” Strabon Mysialıların önce Olympos Dağı civarında yaşadıklarını, daha sonra ise Thrakia’dan gelen Frigyalıların Troia ve çevresini ele geçirmeleri Propontis’in güney kıyılarına yayılmaları üzerine Kaikos Irmağı (Bakırçay) kaynağının üst tarafına göç ettiklerini yazar. Bir süre sonra Frigler de Askania Gölü (İznik Gölü) kıyıları ile Sangarios (Sakarya) Irmağı Vadisi’ne doğru yayıldıklarını ifade eder. Homeros, Troia savaşları sırasında Friglerin efsanevi kahramanı olarak geçen Mygdon’un boyu Mygdonların Askania Gölü ve Sangarios Irmağı çevresinde yaşadıklarını bildirir. MÖ.7. yüzyılın ilk çeyreği içinde Kimmerlerin saldırılarına karşı koyamayan Frigya Devleti yıkıldı.
PERSLER DÖNEMİ
Pers Krallığı mutlak bir yönetime sahipti. Ülkeler Kralı ya da Krallar Kralı unvanını taşıyan Büyük Kral tüm dünyanın egemeni sayılır ve istekleri yasa niteliğini taşırdı. Kral, Mısır’da olduğu gibi, tanrı sayılmamakla birlikte, Tanrı Ahuramazda’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak kabul edilirdi. Büyük Kral, eyaletlere bölünen imparatorluğu merkezden atadığı genel valilerle yönetiyordu. İmparatorluk, her biri “krallığın koruyucusu” anlamına gelen bir “satrap” (khşatrapa) tarafından yönetilen satraplıklara yani valiliklere ayrılmıştı.
MÖ. 547 yılında Lydia Krallığı’nın başkenti Sardeis’in hiç beklenmedik bir zamanda Pers ordularının eline geçmesi tüm Ön Asya ve özellikle Yunan dünyasında adeta bir şok etkisi yarattı. Böylece tüm Anadolu Perslerin egemenliği altına girdi. Büyük Kyros’un yerine, daha sağlığında veliaht yaptığı, büyük oğlu II.Kambyses (Persçe Kambuzya) geçti (MÖ. 529-522). Pers imparatorluğunda Kambyses’in ölümünden sonra karışıklıklar idari yapıda çatlaklar meydana gelmişti.

Ancak, üstün nitelikli devlet adamı Darius bu durumun aksayan yönlerini derhal gördü ve imparatorluğu ayakta tutacak idari reformları zaman geçirmeden uygulamaya başladı. İmparatorluğun topraklarını yeniden, sayıları zamanla değişen, ancak çoğunlukla 20’den aşağı düşmeyen, yönetim bölgelerine yani satraplıklara ayırdı. Bu satraplıklardan biriside Sakarya’nın da içinde bulunduğu “Daskyleian Satraplığı”dır. Frigler, Anadolu Thrakları, Paflagonlar, Mariandynler ve Kappadoklar yani Anadolu’nun tüm kuzey kıyısı, Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi’nin güney kıyılarındaki Yunan kentleri, iç kesimdeki Phrygia ile Kappadokia da bu satraplığa bağlıydılar. Daha sonraları bu çok büyük satraplık “Hellespontos Phrygia”, “Büyük Phrygia” ve “Katpatuka” (Kappadokia) satraplıkları olmak üzere üçe ayrıldı.
MAKEDONYA KRALLIĞI DÖNEMİ
Makedonya Kralı II. Filip’in başkent Aigai’de öldürülmesinden sonra henüz 22 yaşında olan oğlu İskender (III. Alexandros) “Ordu Meclisi” tarafından Makedonia tahtına çıkarıldı. İskender MÖ.334 yılı ilkbaharında ordusuyla Hellespontos’u (Çanakkale Boğazı’nı) geçerek Granikos Irmağı (Biga Çayı) kenarında Pers ordusuyla karşılaştı. Yapılan savaşta Pers ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Savaştan hemen sonra Parmenion komutasındaki ordu “Hellespontos Phrygia Satraplığı”nın merkezi Daskyleion’u (Ereğli’yi) ele geçirdi. İskender buraya Makedonyalı Kalas’ı satrap atadı.
BİTHYNİA KRALLIĞI DÖNEMİ
Bithynler, MÖ. VII. yüzyılda Trakya’dan Küçük Asya’ya geçerek İstanbul Boğazı’ndan Sakarya Irmağı’nın, doğusuna ve Karadeniz’den Marmara Denizi’ne kadar uzanan topraklara yerleşmiş “Thrak” asıllı topluluktur.
Bithynia prenslerinden Botiras’ın oğlu Bas, (MÖ.377-327) İskender’in Hellespontos Phrygia’sına satrap olarak atadığı Kalas’ı Bithynia topraklarında yenerek ülkesinin bütünlüğünü sağladı. Böylece, bağımsız Bithynia Krallığı’nın kuruluşu kesinlik kazandı. Bas’ın oğlu Zipoites (Krallığı: MÖ.327-279) İskender ardıllarından komutan-kral Lysimakhos’u yenmiş, Nikaia/İznik bölgesini ele geçirmiş ve Kral sanını takınmıştır. Zipoites’in oğlu olan I.Nikomedes, ülkede bütünlüğü sağlayarak, körfez sonunda kendi adı ile isimlendirilen Nikomedia (İzmit) kentini (MÖ.264) kurmuş ve bunu Nikea ve Prusa kentleri takip etmiştir. Hellenistik Çağ Bithynia Krallığı’nın tarihçesi bu gelişmelerle başlar ve MÖ. 74 yılına, krallık ülkesinin Roma Cumhuriyeti ülkesine katılışına kadar sürer. Bithynia toprakları IV. Nikomedes (MÖ.94-74) zamanında, MÖ.88 yılında Pontos Kralı Mithradates tarafından işgal edildi. Ancak Roma diktatörü Sula tarafından bu işgale son verildi. MÖ.74 yılında ölen kral IV. Nikomedes, vasiyetnamesinde Bithynia’yı Roma’ya bıraktı.
ROMALILAR DÖNEMİ
Roma MÖ.27 yılında Avgustos ile imparatorluk dönemine geçildi. Anadolu’da bu sırada üç eyalet bulunmaktaydı. “Asya Eyaleti”, “Bithynia-Pontus Eyaleti” ve “Klikya Eyaleti”. Avgustos eyaletlerin yönetimde bir yenilik ortaya koydu. Buna göre eyaletler yönetim açısından İmparator ile Senato arasında paylaşıldı. MS.395 yılında Roma İmparatorluğu Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılınca Sakarya Bölgesi’de Doğu Roma sınırları içinde kaldı.
Roma Dönemi’ne ait bölgemizde birçok yerde köy yerleşimlerinin olduğu tespit edilmiştir. Merkez, Beşevler Köyü’nde yapılan kazıda, Roma Dönemi Lahit Mezar içerisinden bir adet cam şişe ve sitrigilis (Sporcuların vücutlarına sürülen yağı temizlemekte kullanılan metal alet) ve pişmiş toprak şişeler bulunmuştur. Merkez, Akarca Köyü Roma Dönemi Nekropol’de (Mezarlıkta) gerçekleştirilen kazı çalışmalarında elde edilen buluntular İzmit Müzesi’ndedir. Ayrıca Meşeli Köyü Mezarlığı kenarında yapılan kaçak kazıda açığa çıkartılan Lahit Mezar Sakarya Müzesi bahçesinde teşhir edilmektedir. İkizce Osmaniye Köyü’nde Roma Dönemi Mezarlığı bulunmaktadır. Adliye Köyü kum ocakları mevkiinden çıkarılan ve Yücel Öner’e ait özel koleksiyonda bulunan üzeri yüksek kabartmalı mermerden yapılmış Mezar Steli Roma Dönemi’ne aittir. Adapazarı. Merkez Maltepe Mahallesi’nde Roma Dönemi sandık mezarları ile birlikte daha geç döneme ait kiremit mezarlara rastlanmıştır.

Geyve İlçesi Saray Köyü, Köyiçi mevkiinde, ev ve samanlıklar altında kalan, düzgün yontma taşlarla yapılmış temel kalıntıları mevcuttur. Sarayköy Camii’nin avlusunda yer alan musalla taşı Roma Mezar Anıtı’nın bir parçasıdır. Bozören Köyü’nde bazı evlerin duvarlarında, yazıtlı yazıtsız mezar taşları ve sunaklara ait taşlar kullanılmıştır. Yine Pamukova İlçesi, Hayrettin Köyü, Menete mevkiinde ve Akçakaya Köyü’nde anıtmezar kalıntıları, Akçakaya Köyü’nün güney taraf eteklerinde mimari temel kalıntıları, kayaya oyularak yapılmış mezarlar, yazıtlı mezar taşarı, sunaklar, mozaik kalıntısı tespit edilmiştir ve Roma Dönemi sikkeleri bulunmuştur. Roma Dönemi’ne ait Pamukova İlçesi’nin değişik bölgelerinden toplanan Mezar Stelleri ile Taraklı İlçesi, Hark, Hacıyakup ve Duman köyünden getirilen Steller ve Sunaklar Sakarya Müzesi’nde teşhir edilmektedir.
BİZANS DÖNEMİ
Dünya Tarihinin en uzun ömürlü devletlerinden birisi olan Bizans’ın kuruluşu, Roma İmparatorluğu’nun MS.395 yılında ikiye bölünüşüyle olduğu, çoğunlukla kabul edilmektedir. “Bizans İmparatorluğu”, diğer adıyla “Doğu Roma İmparatorluğu”, Roma İmparatorluğunun bir devamı olup, Roma teşkilatı, Yunan kültürü ve Hıristiyan dininin biçimlendirdiği bir temel üzerinde yükselmişti. Bizans İmparatorları kendilerini Roma Sezar’larının mirasçıları olarak kabul ediyorlardı. Bizantions (Bizanslı) deyimi sonradan ortaya çıkmış, bunu hiçbir zaman kullanmayan Bizanslılar kendilerini her zaman Romaios (Romalı, Türkçe “Rum” adı bundan gelmektedir) diye adlandırmışlardı.
VI.yüzyılda Bizans imparatoru I.Justinianus (527-565) döneminde Sakarya Bölgesi’nde önemli bayındırlık çabaları görüldü. Adapazarı Merkez, Beşköprü mevkiinde bulunan ve Bizans İmparatoru Justinianus (527-565) tarafından M.S.558-560 yıllarında yaptırılan Justinianus Köprüsü (Beşköprü), Erken Bizans Dönemi’nden günümüzü sağlam olarak gelebilmiş Anadolu’daki en görkemli ve önemli anıtsal yapılarından biridir. Sapanca Gölü’nün sularını Sakarya Nehrine boşaltan Çark Deresi (Melas) üzerindeki bu taş köprü, 430 m. uzunluğunda, 9,85 m. genişliğinde olup, 12 kemerlidir. Yine Bizans Dönemi’ne ait köprü kalıntıları Alifuatpaşa Beldesi, II.Bayezıt Köprüsü’nün kuzey tarafındaki adacık içerisinde yıkılmış durumdaki köprü kalıntıları bugünde varlığını sürdürmektedir.
Bölgemizdeki Bizans Dönemi’ne ait en eski kale kalıntısı Paşalar Kalesi’dir. Bu kalenin yapımında çevreden toplanan, Roma Dönemi’ne ait birçok mezar steli devşirme malzeme olarak kullanılmıştır. Bizans İmparatorluk kuvvetlerinin, doğu seferleri sırasında, toplanma ve hazırlık merkezi konumunda, stratejik öneme haiz bir yer olan Malagina’nın, Bizans ve Osmanlı kaynaklarına dayanılarak, Pamukova İlçesi Mekece veya Paşalar Köyü (Paşalar Kalesi) olduğu ileri sürülmektedir. Mekece’den başlayarak, Paşalar Kalesi, Çobankale, Adliye Kalesi, Harmantepe Kalesi, Akçukur Kalesi, Seyifler Kalesi ve Karasu Kalesi Sakarya Nehri boyunca uzanan ileri karakol niteliğinde haberleşme ve savunma amaçlı Bizans Dönemi yapılarıdır.
SELÇUKLULAR DEVRİNDE SAKARYA
XI. yüzyılın başlarında 1015 ile 1021 yılları arasındaki Kafkasya’dan Anadolu’ya keşif harekâtı olarak yapılan ilk akınları Çağrı Bey gerçekleştirmiştir. Anadolu’nun fethi amacıyla girişilen esas akınlar ise, 23 Mayıs 1040 tarihindeki Dandanakan Zaferi’nden sonra kurulan Selçuklu Devleti’nin hükümdarı Tuğrul Bey’in öncülüğünde 1048’den 1055 yılına kadar aralıklarla devam edildi ve bundan sonra da her yıl akınlar sürdü. Alpaslan da Çağrı ve Tuğrul Beyler gibi batıdaki genişleme siyasetine devam etti. 1064’de Ani ve Kars kalelerini ele geçirdi. Komutanlarından bazılarını Anadolu’ya akınlar yapmaları için görevlendirdi. Bu akınlar zamanla Urfa ve Antakya yoluyla Malatya’ya kadar genişledi.

Hatta zaman zaman Sakarya Irmağı’na kadar uzadı. 26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi, Bizans savunma hattını yıkarken, Anadolu’nun kapılarını da Türklere açıyordu.
1073/1074’de, Bizans İmparatorluğu olağanüstü günler geçirirken, Bizans Ordusunda paralı askerlerin Frank komutanı Roussel de Bailleul ayaklandı ve Anadolu şehirlerini ele geçirmeye başladı. VII. Mihail bu durumu önlemek üzere amcası Ioannis Dukas’ı, Roussel’in üzerine gönderdi. Sakarya’nın aşağı kolu üzerindeki Zompi Köprüsü’nde, ayaklanan Roussel kuvvetlerine karşı yenildi. Ele avuca sığmayan asiler, Sakarya Nehri’ni takiben, kuzeye doğru yöneldiler. Niyetleri Bithynia üzerinden ilerlemek ve başkenti ele geçirmekti. Bu sırada Selçuklu komutanlarından Artuk Bey de ordusu ile Roussel karşı harekete geçti ve onu Nikomedia/İzmit’e doğru çekilmek zorunda bıraktı. Artuk Bey, süratli hareket ederek aniden Sophon’daki Frank Ordugâhını bastı. Asi askerler dağıldı. Attaleiates’e bakılırsa 100.000’den fazla Türk bu savaş dolayısıyla İzmit’ten Üsküdar’a kadar olan sahaya yayılmıştı. Yani Roussel Olayı/ Roussel -Artuk Savaşı’ndan dolayı ilk defa Selçuklu (Türk) komutanı olan Artuk Bey, Sakarya çevresinde görülmüştür.
Nikeia, Ascania Gölü kenarında, tarihi bir şehirdi. Mekece ile Sakarya bağlantısı vardı. Ayrıca, doğuya giden yollar buradan devam ediyordu, Selçuklular, “Roussel Olayı” nedeni ile Nikeia çevresinde görülmüşlerdi. İki yıl sonra, 1075 yılında Kutalmışoğlu Süleyman Şah, İstanbul’un hemen yanında büyük ve tarihi bir Bizans kenti olup, sağlam surlara sahip bulunan Nikeia’yı (İznik’i) fethetti. Süleyman Şah burasını temellerini atmakta olduğu Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti yapmak sureti ile devletini kurdu. Ancak Anadolu Selçuklu Devleti fiilen, Büyük Selçuklu İmparatoru Sultan Melikşah’ın ölümü (1092) ile meydana gelen iktidar boşluğu üzerine, İznik şehrinde Süleyman Şah’ın oğlu Kılıç Arslan tarafından kurulmuştur. Yani Kılıç Arslan’ın idaresinde “Anadolu Selçuklu Devleti” bağımsız bir devlet kimliği kazandı.
Kutalmışoğlu Süleyman Şah, 1081’de, Bithynia’daki fetihleri, Bizans aleyhine sürdürdü. Böylece, Sakarya nehrinin doğusundaki yarımadada Türk askerleri görüldü. Sakarya bölgesinde Bizans hâkimiyeti döneminde Maryandenos toplumu yaşamaktaydı. Türkler, Alexius Kommenos devrinden itibaren Sakarya vadisine kadar ilerleyip bölgeye akınlar düzenledi. Bu akınlar yerleşimden ziyade Bizans topraklarından ganimet elde etme amacı ile gerçekleşiyordu. Komnenos, savaşarak Selçukluları yalnızca İstanbul Boğazından ve denize komşu bölgelerden çok uzağa sürmekle kalmadı. Onları tüm Thynia (Sakarya’nın kuzey-batısı Kefken Kandıra dolayları) ile Bithynia’nın sınırlarından ve Nikomedia dolaylarından sürüp uzaklaştırarak, Süleyman Şah’ı barış yapmak zorunda bıraktı.
XII. yüzyıl boyunca Bithynia sınırlarından batıya ve kuzeye geçemeyen Türk yerleşimi, 1220 yılında başlayan Moğol istilasının Anadolu’ya getirdiği yeni Türk unsurlarının Batı Anadolu uç bölgesine ulaşması sonucu, XIII. yüzyıl ortalarından itibaren Bithynia bölgesine girmeye başladı. Yani 1300 tarihinde Bizans sınırlarının içinde kalan pek çok bölge Türklerin eline geçmiş durumda bulunuyordu. Bu gelişme içinde Türkmenler, Batı Anadolu merkezlerine ve Bithynia şehirlerine sokulma fırsatı buldular. XIV. yüzyıl başında Batı Anadolu Türkmen yaşam alanlarında çadırlı Türk aile sayısının 400 bin çadırı aşması da bu gelişmeyi ortaya koymaktadır.
OSMANLILAR DÖNEMİNDE SAKARYA
Kayıların bir kısmı Süleyman Şah’ın oğullarından biri olan Ertuğrul Bey ile batıya göç ederler. Ertuğrul Bey önderliğinde Kayılar, XIII. yüzyılın ilk yarısında I.Alaaddin Keykubad (1219-1236) zamanında önce Ankara’nın batısındaki Karacadağ çevresinde yaylar-kışlar, sonra Selçukluların da onayı ile sınır boylarına (uc’a) Bithynia’nın Aşağı Sakarya boylarında Söğüt, Domaniç ve Ermeni Derbendi taraflarına yerleşir. Ertuğrul Bey 1281 yılında 93 yaşında vefat edip Söğüt’te defnedildikten sonra, üç oğlunun en küçüğü olan Osman Bey, Selçuklu Sultanı’na bağlı bir uç beyi olarak ittifakla Kayı boyunun başına getirildi. Osmanlıların beylikten devlete geçiş süreci sırasında, Bizans İmparatorluğunun ani bir çöküşü ile Laskarisler (1204) ve Palaioloslar (1261) devletleri kuruldu. Ancak Bithynia bölgesindeki (Bursa, Bilecik ve İzmit civarındaki) idarenin başıbozuk ve bu bölgedeki Rum Beylerinin İstanbul ile ilişkilerinin zayıf olması, Osman Bey’i harekete geçirdi. Osman Bey ve silah arkadaşları Samsa Çavuş, Akça Koca, Aygıt Alp, Gazi Abdurrahman, Kara Mürsel gibi üstün yetenekli komutanlarıyla sınır boylarındaki Bizans’a ait yerleri bir bir topraklarına katmağa başladı.
Türkler Sakarya’yı aşmaya ve Bizans arazisini fethetmeye başladılar. 1290’da sonraki kral XI. Andronikos Sangarios Nehri dolaylarına giderek Türk korkusunun sürekli hâkim olduğu Bithynia ahalisini korumak için savunma önlemleri aldırdı ve bazı kaleleri de tamir ettirdi. Yine de Türk akınları durdurulamadı. Osmanlılar, beylik olarak yükselmeye başladı. Malagina ve Kabaia/Geyve kaleleri Bizans’ın Türklere karşı bir müddet direniş noktaları oldu.
Ertuğrul Bey ile birlikte gelen Samsa Çavuş ve Sülemiş de yakın yerlerde kabilesini iskân etmiş ise de, yöredeki Bizanslı beylerin en güçlüsü olan İnegöl Tekfuru, Osman Bey’in kumandanlarından Samsa Çavuş’u yenerek, onu Mudurnu yöresine çekilmeğe zorlar. Osman Bey, Samsa Çavuş’un yardımına koştu; ancak o da başarılı olamadı ve kardeşi Sarubatı’nın oğlu Bay Hoca’yı şehit verir. Samsa Çavuş Tekfurun baskısı yüzünden daha güzel ve yaşama şartları açısından daha uygun olan Mudurnu taraflarına yerleşir. Burası, Sakarya’nın güneydoğusunda ormanlık ve aynı zamanda bozkır arazi yapısına sahip bir yerdir. Bundan sonra yine İnegöl Beyi ve müttefiki olan Karacahisar Beyi ile Domaniç civarında savaşan Osman Bey, bu defa da kardeşlerinden Sarubatı’yı (diğer bir rivayete göre Gündüz Alp’i) kaybettiyse de savaşı kazandı (1288).
1291 yılında Eskişehir yöresindeki Karacahisar’ı zapteden Osman Bey, Mudurnu’da bulunan Samsa Çavuş ve kardeşi Sülemiş ile anlaşıp Harmankaya Rum Beyi Köse Mihal’i (daha sonra Müslüman olmuştur) de yanlarına alarak Sakarya vadisindeki Sorkun, Taraklı Yenicesi ve Göynük taraflarına akınlar yaptı.

1299 yılında Bilecik ve Yarhisar kaleleri fethedildi. Bilecik’in fethinden sonra Osman Gazi, beyliğin merkezini buraya nakletti. Daha sonra kuzey ve kuzey-batı yönlerinde genişleme hareketlerini sürdürdü.
Selçuklu Sultanı III. Alaaddin Keykubad’ın 1299 yılında devlet merkezini terk etmesi, Selçukluların bir müddet için başsız kaldığı dönemde birçok Türk beyi Osman Bey’in yanında yer aldı. Osman Bey’in daha serbest hareket etmeye başladı ve Osmanlı Devleti’ni kurdu.
Osman Bey ve arkadaşlarının başarılı fetihleri, komşu Rum Prenslerini harekete geçirdi. Başta Tekfuru Atranos olmak üzere Kestel ve Kitle Kaleleri prensleri mücadele için birleştiler ve Muzalon kumandasında onlara ikibin kişilik bir yardımcı kuvvette onlara katıldı. Osman Bey beşbin kişilik bir orduyla, bu kuvvetleri Gemlik’in güneyindeki Koyunhisar (Baphaon) Savaşı’nda bozguna uğrattı. Osman Bey’in yeğeni Gündüz Bey’in oğlu Aydoğdu çarpışmalar sırasında şehit oldu (1302). Bu zafer sonucunda Bithynia’nın en ünlü şehirlerinden olan Bursa’nın kuzey yöresi dışında, üç taraftan yolu kesildi. Osman Bey, daha sonra İznik’in en önemli illeri karakolunu oluşturan Trikokiya (Karahisar)’yı fethetti (1308).
Osman Bey, alpleri ve Köse Mihal’in yardımları ile Mudurnu taraflarına akın başlattı. Bu akınları Şehzade Orhan ile tecrübeli komutanlar Konur Alp, Akça Koca ve Abdurrahman Gazi sürdürdü. Osman Bey, Sakarya bölgesi civarında, önce “Mekece Kalesi” ve sonra Konur Alp, Akça Koca ve Orhan Karaçebiş ile “Alp Suyu Kalesi”ni aldılar. Bir müddet sonra, bu kaleleri üs yaparak Sakarya ovasına indiler. Yani 1313’de Lefke (Osmaneli), Mekece, Geyve, Akhisar (Pamukova) ve Gölpazarı yöresindeki kaleler ele geçirildi. Akhisar’ın alınmasıyla birlikte, Geyve Boğazı ve Sakarya Nehri’nin akış istikametine yani kuzeye doğru ilerleme kolaylaştı. Osman Bey, 1320’de hastalanarak, beylik yönetimini oğlu Orhan Bey’e bıraktı. Orhan Bey 1321’de Mudanya’yı aldıktan sonra Karadeniz’e doğru uzanan bölgenin de ele geçirilmesi görevini Konur Alp’e verdi. 1323’de Konur Alp, Akyazı, Hendek ve Tuz Bazarı/Düzce’yi ele geçirdi Akça Koca da

Akova’daki etkinliklerini artırdı. Akça Koca, daha sonra Kandıra kasabasını ele geçirdi. Konur Alp de Bolu çevresindeki fetihlerini sürdürdü. 1323 yılında Osmanlı Devleti’nin sınırı kuzeyde Karadeniz’e kadar ulaştı. Aynı yıl, Sapanca Gölü’nün batı tarafında bulunan Ayan Köyü, Akça Koca tarafından zapt edildi. Akça Koca 1324’de Sapanca Gölü ile bugünkü Adapazarı yöresini Osmanlı Devleti’ne kazandırdı. Osmanlılar fetihlerden sonra adil davranarak yerli halkları kendi taraflarına kazanmışlar; onlar da ya Müslüman olmuşlar yahut eski dinlerinde kalarak Osmanlılarla işbirliği yapmışlardır.
XIX. yüzyılda Sakarya yöresi siyasal olaylar açısından bir ölçüde durgun bir dönem geçirmiştir. Adapazarı’nın bağlı olduğu İzmit Mutasarrıflığı’nda bu yüzyılın en önemli olayı, 1854-1855 Kırım Savaşı, 1850-1860 Şeyh Şamil Olayı, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile Balkan Savaşları ertesinde, dört büyük dalga halinde gelen mülteci akınlarıdır. Osmanlı Devleti’nin çeşitli bölgelerine yerleştirilen Kırım, Kafkas ve Balkan göçmenlerinin büyük bir bölümü de kendilerine Marmara Bölgesi’nde Biga Yarımadası ile Bursa’dan başka, Adapazarı yöresinde sığınak bulmuşlardır.
CUMHURİYET DÖNEMİ
Adapazarı, 26 Mart 1921 günü İzmit ve yöresini de işgal altında bulunduran XI. Yunan Tümeni tarafından işgal edilir. Sakarya Bölge Komutanlığı’nın görevlendirdiği üç baskın kolu kısa bir çarpışmayı takiben 21 Haziran 1921 sabahı saat 04.00’da Adapazarı’na girer. Taşkısığı yönünden Adapazarı’na ilk giren Halit Molla ve Kazım Kaptan kuvvetleridir. Halit Molla derhal şehrin güvenliğinin sağlanmasıyla ilgili ilk tedbirleri alır, kurtuluştan sonraki ilk sabah ezanını da kendisi okur. Kazım Kaptan ise hükümet konağına Türk bayrağını çeker, ayrıca şehrin güvenliğinin sağlanmasıyla meşgul olur. Aynı sabah 07.30’da bir süvari bölüğümüz Sapanca’ya girer, bir taraftan da İzmit yönünde çekilen düşmanın izlenmesine devam eder. Bu yöndeki harekât da nihayet Sakarya Bölge Komutanlığı emrindeki süvari birliğinin 28 Haziran 1921 sabahı İzmit’e girmesi ve Yunan işgalinden kurtarılması ile sonuçlanır. Kolordu’nun 21-29 Haziran 1921 tarihleri arasında Adapazarı ve İzmit yöresindeki harekatı sırasında verdiği kayıplar; 1 subay ve 74 er şehit, 9 subay ve 180 er yaralı olarak kayıtlara geçer. Buna karşılık Yunanlıların kayıpları ise 3 subay ve 34 er ölü, 2 subay ve 84 er yaralı biçimindedir. Kurtuluşu takiben Adapazarı halkı adına Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na Belediye Reis Vekili Mustafa imzasıyla bir şükran telgrafı çekilir, telgrafın metni meclisin 4 Temmuz 1921 tarihli toplantısında okunur.
Cumhuriyet döneminde Adapazarı, başta eğitim, bayındırlık, ulaşım, sanayi, ticaret ve toplumsal alanda büyük gelişmeler gösterir.
SAKARYA TARİHİ ESERLER
SAKARYA’DA TARİHİ YERLEŞİMLERİN KALINTILARI
Sakarya İl sınırları içerisinde, bu güne kadar yapılan, yüzey araştırması ve kurtarma kazılarından Karapürçek İlçesi Teketaban Köyü köyiçi mevkiindeki tümülüs kazısında, ahşap mezar yapısı olduğu tespit edilmiştir. Bu özellik Frig dönemi tümülüslerinin bir özelliğidir. İlimizde birçok tümülüs mezar bulunmaktadır. Karapürçek-Teketaban, Hendek-Sivritepe, Yağbasan, Karaçökek, Kaynarca-Topçu Köyü, Kırktepeler Köyü tümülüsleri bunlardan birkaçıdır. Adapazarı Merkez, Küçük Esence (Küçük Tersiye) Köyünün Tepecik mevkiinde, tonozla örtülü, Dramoslu tümülüsten; Altın diadem parçaları, Gümüş eserler ve pişmiş toprak kaplar bulunmuştur. Ak Ova’nın hemen ortasında münferit bir tepe olan Şıra Tepe’nin (Antik Tersia Şehri) kuzeydoğu eteğinde bulunan bu tümülüs M.Ö. I.yüzyıla aittir. 1958 yılında açığa çıkartılan tümülüsten ele geçirilen eserler İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndedir. Bu tümülüsün bağlı olması gereken iskân yeri, yakınındaki Tersia Şehri olmalıdır. Bithynia’nın en güzel ve verimli ovası olan bu mıntıka Geç Antik Çağda Regio Tersia 
ismi ile anılıyordu. Bithynia Krallığı zamanında Nikomedia’dan (İzmit) doğuya Bithynion (Bolu) ve Karadeniz kıyısındaki Hareklea’ya (Karadeniz Ereğlisi’ne) giden yollar buradan geçmekte idi. Tersiye Tümülüsü’nde bulunan altın diadem parçaları ve testiler, benzer plan gösteren Akyazı’nın Küçücek Köyü’nde açılmış olan tümülüste bulunanların benzeridir. Ayrıca tespit edilebilen yerleşimlerden bazılarını Helenistik Döneme (M.Ö.330-30) aittir.
Tarih boyunca İstanbul’dan Anadolu’ya geçmek amacıyla, özellikle Sakarya Nehri ile Çark Deresi üzerine birçok köprü yapılır. Justinianus Köprüsü /Beşköprü (558-560), II. Bayezıt Köprüsü (1495), Ahşap Tavuklar Köprüsü (1900), Eski Sakarya/Trabzonlar Köprüsü (1937) bunlardan bazılarıdır.
Justinianus Köprüsü (Beşköprü):
Serdivan ilçesi, Beşköprü mevkiinde, D-100 (E-5) karayolunun 250 m. kuzeyinde, Sapanca Gölü’nün sularını Sakarya Nehrine boşaltan Çark Deresi (Melas) üzerinde yer alan köprü erken Bizans döneminin Anadolu’daki en görkemli anıtsal yapılarındandır. Bizans İmparatoru Justinianus (527-565) tarafından M.S.558-560 yıllarında yaptırılan Erken Bizans Dönemi’nden günümüzü sağlam olarak gelebilmiş olan bu taş köprü, 384,30 m. uzunluğunda, 9,85 m. genişliğinde olup, 12 kemerlidir. Batı ucunda tak izi, doğu ucunda apsisli yapı ve köprü ile ilgili tonozlu yapı kalıntıları bulunmaktadır. Adapazarı güneybatı yakınında, daha doğrusu kentin o yanda hemen bitişiğinde bulunan, Justinianus dönemi yapıtı çok görkemli köprüye önceleri Latince Pons (Köprü) deniyordu ve köprünün kendine özgü başka bir adı yoktu. Sonradan, Pons’un Latincede “köprü” demek olduğunu bilmeyen Rumlaşmış halk, bu sözcüğü bir öz ad olarak algılayıp köprüyü, “Pons Köprüsü” anlamında Pontogephyra diye anmaya başladı; daha da geç dönemde, o ad Pentegephyra’ya (Beşköprü’ye) dönüştü. Oysa köprü şu veya bu biçimde beş parçalı olmadığı gibi, beş kemerli de değildir (oniki büyük kemerlidir). Karayolları Genel Müdürlüğü’nce 1995 yılında onarılan köprünün taşıt trafiğine kapatılmış ve köprünün her iki ucuna üçer basamak yapılmıştır.
II. Bayezıd Köprüsü [Geyve-Alifuatpaşa]:
Alifuatpaşa kazasını Geyve ilçesine bağlayan kısımda, Sakarya Nehri üzerinde büyük kesme taşlardan yapılmış bir köprüdür. Kitabesinde, “Bu köprü tarihte devir açan Fatih’in oğlu II.Bayezıd tarafından H. 901 M. 1495 yılında yaptırılmıştır” ifadesi Türkçe olarak yer almaktadır. Köprünün Alifuatpaşa kısmında dokuz küçük kemer bulunmaktadır. Köprünün tam orta altında lahit biçiminde büyük ayak ve sağ yanında iki büyük kemer, ayağın diğer tarafında da büyük bir kemer bulunmaktadır. İkinci Bayezıt’ın mimar ve mühendisi Fakir Abdullah tarafından tasarlanan on dört ayak üzerine 198 m. boyunda 7,5 m. eninde kemerli kesme taş köprünün ayaklarından dördü Sakarya Nehri üzerindedir. Esas kitabe köprünün Geyve tarafında kalan mihrabın arka cephesindedir. Geyve II. Bayezid Köprüsü tarih köşkünün bir önemi de 1495/96 (Hicri 901) yılını veren kitabenin çerçevesinde yer alan hatayi üslubundaki süslemedir. XV. yüzyılın sonunda belirli bir tarihte Türk süsleme sanatındaki tercihler ve yönelişler bu eserle sergilenmiştir. 0,10 m. genişliğindeki çerçeve kuşağında, rumili ve şakayık süslemeli kıvrımlı birer dalla verilen süsleme, şakayık süslemeli XV. yüzyılın ilk yarısındaki bir geleneği sürdürürken, genel görünüşü ile dönemin süsleme anlayışını yansıtır. Cumhuriyet dönemi de ana köprünün altına çelik iskelet konarak köprü önceki yıllarda iki kez restore edilmiştir. Yine Bizans Dönemi’ne ait köprü kalıntıları II.Bayezıd Köprüsü’nün kuzey tarafındaki adacık içerisinde yıkılmış durumdaki köprü kalıntıları bugünde varlığını sürdürmektedir.
Orhan Camii [Adapazarı-Merkez]:
Osmanlıların Anadolu’yu feth etmeleri sırasında Orhangazi’nin silah arkadaşı olan Konuralp, Akyazı’yı ve Sakarya’nın iki tarafındaki küçük kaleleri zaptettiği sırada ormanlık ve suluk olan bu yerlere bir miktar Türkmen iskân ederek şimdiki şehrin bulunduğu yerde bir köy kurulur. Bugün “Orhan Camiisi” diye anılan camiinin yerinde de “Orhan Bey” namına bir camii yapılır. Camii bugün, eski yapısından hiçbir iz taşımamaktadır. Sultan Hamid döneminin yüksek pencereli üslubuyla çatılı olarak yapılan camii, muhtemelen eski binasından daha büyüktür. Minarede üzerindeki 1316/1318 tarihi bu ikinci inşanın yılını göstermektedir. Günümüzdeki yeni bir yapı olan camii; Adapazarı’nın daha köy olduğu dönemde “Orhan Gazi” adına yaptırılmış ve zamanla yıkılınca yerine yine aynı adı taşıyan “Orhan Camii”, 1893-1894 yıllarında Adapazarı’nda kaymakamlık yapan Nüzhet Paşa’nın girişimi ve halkın yardımlarıyla inşa edilmiştir. Bankalar caddesinde bulunan Orhan Camii’nin çatısı ahşap olup, kiremit ile örtülüdür. Tek minaresi bulunmaktadır. 1967 depreminde yıkılan minare 1968 yılında “Akyazılı Ali Akyüz” adlı usta tarafından yeniden yapılsa da, 1999 depreminden sonra minare yeniden profil malzemeden yapılır. Camiinin bahçesinde üç şadırvan bulunmaktadır. En eskisi camiinin sol ön kısmında bulunanıdır. 
Bir ara bu şadırvan kalorifer kazanı olarak da kullanılmıştır. İkinci şadırvan camiinin sağ ön kısmında olanıdır. Yeşil mozaikle süslü olan bu şadırvan 1990 yılında yapılmıştır. Üçüncü ve son şadırvan da camii bahçesinin ana giriş kapısının sol tarafına düşmektedir. Şadırvan yuvarlak, çatısı yuvarlak ve köşelidir. Camiinin içinde orijinal olarak sade ve ahşap tavan göze çarpmaktadır. Tavan düz ve kubbesizdir. Onaltıgen bir daire mevcut olup, merkezden birbirine paralel girinti çizgileriyle süslenmiştir. Camiinin iç duvarlarında hiçbir (duvar üzerinde) süsleme olmaması dikkat çekici olup, cam çerçeveler içinde İslami yazı çeşitleri mevcuttur. Camii içinde bir sadelik göze çarpmaktadır. Mihrap kısmı çinilerle süslüdür. Dıştan, pencere üzerindeki, kemer şeklindeki taşlar da orijinaldir. Kısaca camiinin; Orhan Gazi’nin buyruğu ile 1323-1325 yıllarında yaptırıldığı, 1876 yılındaki deprem sonucu zarar gördüğü, sonradan büyültülerek bugünkü halini aldığı, 1943-1968-1999 depremlerinde büyük zarar gören camiinin, arka kısmının betonarme, minaresinin profilden yapılarak, halkımızın büyük yardımlarıyla, bugünkü biçimini alarak ibadete açıldığı girişindeki büyük kitabeden anlaşılmaktadır.
Orta Camii [Adapazarı-Merkez]:
Orta Camii, Uzunçarşı’da Pirinç Pazarı ve Aynalı Kavak Çarşısı arasında, Aynalıgeçit (2. geçit)’te 60 numaradadır. Hayırsever Devoğlu Hacı Mustafa Ağa tarafından yaptırılmıştır. İçten ahşap olan camii iki katlıdır. Camiinin altında ayakkabı dükkânları ve aktarlar bulunmaktadır. Çatısı da ahşap olup, kiremit ile örtülüdür. Camiinin giriş kapısı üzerindeki tabelada Orta Camii Hicri 1165 (Miladi 1752) tarihi göze çarpmaktadır. Camiinin yapı üslubu kâgir olup, dış cephe duvarları ahşap kaplamadır. Şu anki haliyle ibadete açık olan üst katı camiinin orijinal özelliğini yansıtmaktadır. Üst kat aynı zamanda asma bir kata sahiptir. Bu asma kat kadınlar mahfeli olarak kullanılmaktadır. Üst katın ana bölümünü oluşturan cemaat mahfeli, müezzin mahfeli, mihrap ve ahşap olan tavan ve süslemeleri orijinalliğini korumaktadır. Adapazarı merkezdeki diğer iki camii gibi içi sadedir. Bu camiide de çerçeve içinde asılmış süsler bulunmaktadır. Altı dükkân olduğu için camiinin içi biraz basık kalmıştır. Camiinin tavanı beton olup, çok hafif bir kubbe havası verilmeye çalışılmıştır. Camii duvarlarının tavanla birleştiği yerlerde ahşap süslemeler göze çarpmaktadır. 1967 depreminden sonra, camii minaresi onarılarak metalle kaplanmıştır. 
1999 depreminden sonra minaresi zarar görüp, sallanmaya başladığı için, iptal edilmiştir. Minber ve müezzinin yeri orijinaldir. Camii mülkiyeti “Tozlu Camii Vakfı”na aittir. Dükkanlar da dahil olmak üzere. Camiinin toplam alanının 150 m², kapasitesi 200 kişiliktir. Camii giriş kapısının bulunduğu yerde bir şadırvan bulunmaktadır. Şadırvanın üzerindeki kitabede yer alan yazıların bir kısmı bozulmuş ve okunamayacak haldedir. Kitabenin okunabilen yerinde; “Camiinin, Hacı Mustafa’nın hayratı olduğu ve camiinin çeşmesiyle lütufta bulunulduğu, bu güzelliğin iç açıcı olduğu ve kıyamet günü Peygamber Efendimizden (s.a.v.) yardım istendiği, anlaşılmakta ve camiiyi Allah mübarek etsin” denmektedir.
Ağa Camii [Adapazarı-Merkez]:
Kömürpazarı Bankalar Caddesi üzerinde bulunan Ağa Camii’nin içinde de bir sadelik göze çarpmaktadır. Duvarları süslü olmayıp, çerçeveler içinde dini yazılar bulunmaktadır. Taş temel üzerine inşa edilen yapı kâgirdir. Adapazarı’ndaki küçük camiilerden biridir. İki kat biçiminde yapılmış ve minaresi sonradan eklenmiştir. 200 yıllık olduğu söylenen camiinin üstü çatılı olup, kiremit döşelidir ve kubbesi bulunmamaktadır. Camiinin ön bahçesinde bulunan şadırvan 2001 yılında yıkılmış, yerine arka bahçede yeni bir şadırvan yapılmıştır. Mihrabında aşırı süse kaçılmamış olup, çini süslemesine rastlanmamıştır. Yalnızca yağlı boya ile biraz şekil verilmiştir. Tavanı ahşap döşeme olup, tavan ortasındaki elips biçiminde ahşap süsleme ilgi çekicidir. Camiiyi yaptıranın kimliği ve yapılış tarihi ile ilgili kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak camii alanının önceden mezarlık olduğu, mezarlığın iptal edilerek yerine bu camiinin yapıldığı bilinmektedir. Ön bahçede tek kalan mezarın taşının incelenmesinden de anlaşılacağı üzere; söz konusu mezarda yatanın bir asker olduğu ve bayraktarlık yaptığı, adının Mustafa olduğu ve 1774 yılında şehit düştüğü ifade edilmektedir. Camii inşası da muhtemelen bu tarihten önceye tekabül etmektedir.
Büyük Esence Orhan Camii [Adapazarı-Büyük Esence Köyü]:
Adapazarı-Hendek karayolu üzerinde; sol tarafta Büyük Esence Köyü’ne girildiğinde, ana yoldan yaklaşık 3,5 km. uzaklıkta bulunmaktadır. Büyük Esence ve Küçük Esence köylerinin arasında bir tepenin ardında mezarlığın içinde bulunmaktadır. Tamamen ahşaptan yapılmış, tahtalar ve kerestelerin üzeri samanlı harçla örtülüdür. Dışta cephesi samanlı çamurla örtülüdür. Çok küçük bir camii olup, şadırvanı bulunmayıp, minaresi mevcuttur. İç alana yaklaşık 60-70 m²’dir. Caminin içi de ahşaptır. Hatta minber dahi ahşap olup, herhangi bir süslemesi yoktur. Basık olan binada, balkon mevcut olup, kubbe kullanılmamıştır. Çatı kiremit ile örtülüdür. Ön cephede duvara destek için tahtalar koruma amaçlı sonradan olarak ilave edilmiştir. Camii şu anda ibadete kapalıdır. Hemen yanına aynı isimle yapılan camii kullanıma açıktır.
Hasan Fehmi Paşa Camii [Sapanca-Mahmudiye Köyü]:
Sapanca’ya 3 km. uzaklıktaki Mahmudiye Köyü’nde bulunan bu eser, Osmanlı Veziri Hasan Fehmi Paşa tarafından yaptırılmıştır. Camiinin yapı şekli taş-tuğla-ahşaptır ve içi çok güzel işlemelerle süslüdür. Camii girişindeki yeni Türkçe kitabede, “Hasan Fehmi Paşa Camii Y.Tarihi (1303) 1887” tarihi bulunmaktadır. Camiinin içine dört basamaklı bir merdivenden girilmektedir. Bahçesinde de eski bir şadırvan bulunmaktadır. Camiinin minaresi camii içinden yukarıya yükselmektedir. Camii balkonlu olup, üste tek merdivenle çıkılmaktadır. Camiiye ait kitabede şunlar yazılıdır: “Selamün aleyküm tıbtüm fedhüluhü halildîyn. (Zümer Süresi 73. Ayet) Selam (ve selâmet) size! Tertemiz geldiniz! Artık ebedî kalmak üzere girin buraya” denilir. Yan cephesinde sol tarafta altta ve üstte ikişer kemerli pencere, sağ tarafında üç büyük kemerli pencere bulunmaktadır. Camiinin mihrap tarafındaki duvarında üstte iki büyük kemerli pencere yer almaktadır. Çatısı kiremit ile örtülü olup, ahşap saçakları bulunmaktadır. Camiinin sahanlık kısmından, esas cemaat yerine geçerken, yine büyük bir kapı konmuş ve kapının her iki yanı demir kafeslerle örtülmüştür. Ayrıca orijinal bir avizesi bulunmaktadır. Camii içten kubbeli olup, orijinal süslemeleriyle ve bir büyük dört küçük orijinal avizesiyle dikkat çekmektedir. Camiinin içi tezyinat olarak oldukça zengindir. Yan duvarlardan kubbeye geçişte mukarnaslardan yararlanılmıştır. 17 Ağustos depreminde camiinin kubbeye geçiş kısmındaki süslemelerde bozulmalar, ayrıca ve özellikle balkon kısmında, tavanda önemli hasarlar meydana gelerek, tavan süslemelerini bozmuştur. Camiinin çoğu şeyi orijinal durumdadır. Camiinin toplam arsa alanı 2150m², iç alanı 250m²’dir. 1888 yılında ibadete açılmış olup, camii 500 kişiliktir.

Rahime Sultan Camii [Sapanca-Uzunkum Köyü]:
1892 yılında Abdülmecit’in dördüncü karısı Peruste Rahime Sultan tarafından yaptırılan Sapanca Uzunkum’da, Uzunkum Köyü İlköğretim Okulu’nun hemen arkasında yer almaktadır. Yığma taş, tuğla mimari usulü yapılan binanın ön cephesinde kemerli pencereleri bulunmaktadır. 17 Ağustos depreminde zarar görmüş minaresi yıkılmış ve daha sonra yeniden yapılmıştır. Rahime Sultan Camii kubbelidir ve içi oymalarla süslü olup, günümüzde özgün yapısını koruyan sayılı camiilerdendir. Camii 1967 depreminden sonra onarım görmüştür. Ön cephede, orta pencerenin üzerinde Sultan Abdülmecit’in tuğrası bulunmaktadır. Camiinin minberi o dönemden kalma, orijinal yapıdadır. Camiinin içinde tezyinat bulunmamakta olup, çerçeveler içinde İslami yazılar göze çarpmaktadır. İçinde yer alan ön cephede yer karolarının orijinalliği de göze çarpmaktadır. Ayrıca avize ve balkonu da orijinaldir. Sahanlıkta Osmanlıca bir kitabe bulunmaktadır. Camiinin sol yanı mezarlıktır.

Rüstempaşa Camii [Sapanca-Merkez]:
Kanuni Sultan Süleyman zamanında on beş sene sadrazamlık yapan eski Osmanlı vezirlerinden Rüstem Paşa’nın adını taşıyan camii, 1550-1560 yılları arasında Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Mimar Sinan’ın, Sadrazam Rüstem Paşa için, Sapanca’da inşa ettiği camii, imaret, hamam ve kervansaraydan oluşan külliye, XVI.yüzyılın günümüze gelmeyen önemli eserlerindendir. Camii zamanla değişikliğe uğramış ve Rumi 1146’da ikinci defa inşa edilmiştir. Rüstempaşa Camii’nin üstü ahşap çatı ve kiremit ile örtülüdür. Camiinin yan cephesindeki yeni yazılı kitabede “Rüstempaşa Camii Yapım Tarihi 1554” ibaresi bulunmaktadır. Camiinin duvarları alçaktır. Kerpiç-ahşap karışımı bir binadır. Camiinin toplam arsa alanı 750 m² olup, iç alanı 250 m²’dir ve kapasitesi 1.200 kişidir.

Şeyh Müslihiddin Camii [Kaynarca]:
Şeyhler’de yer alan en önemli tarihi eser bugünkü adıyla Büyük Kaynarca Köyü’nde yer alan Şeyh Muslihiddin Camii’dir. Nahiye’ye adını veren bu caminin yapımı Âhi teşkilatından Şeyh Muslihiddin tarafından XIV. yüzyılda yapılmıştır. Şeyh Muslihiddin Camisi yapı olarak, Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi, 1767 numaralı defterde yer alan H.902 (M.1486) tarihli Vakfiyede, Hacı Kıssahan namı ile şöhret bulan Muslihiddin Mustafa Bin Cüneyd tarafından yapıldığı, vakfiyede bahsedilen yapılardan biri olduğu anlaşılmaktadır. Bugün Şeyh Muslihiddin Camisi olarak isimlendirilen yapı, vakfiyeye göre zaviyeli bir camidir. H.1236 (1820) tarihinde Kaymaslı Mehmed Ağa’nın cami için yaptırdığı çeşmenin kitabesindeki bilgi, yapının XIX. yüzyılın ilk çeyreğinde tamir edildiği anlaşılmaktadır. Muhtemelen yeni caminin, okulların, köy öğretmeninin ve imamının evlerinin bulunduğu alanlarla birlikte, köylünün tarım alanları Kıssahan El-Hac Muslihuddin Mustafa bin Cüneyt vakfına aittir. Şeyh Musliddin Camii etrafında mezarlık (hazire), tarla ve dere bulunan bir arazi üzerinde yer almaktadır.
Şeyh Müslihiddin Camii ampir motiflerle süslenmiş, kirişler arası kütüklerle doldurulmuş, kütüklerin üzeri ince ve muntazam tahtalarla kaplanmıştır. İçten ve dıştan tamamen ahşap olan caminin temelleri taştır. Kadınlar mahfili U şeklinde olup cami dikdörtgen planlıdır. Caminin minaresi şimdi yarım vaziyette durmaktadır. Ön cephede ve sağ cephede olmak üzere iki kapısı bulunuyor. Çatısı kiremit ile örtülü vaziyette. İçinde bulunan balkon çok geniş bir yer kaplamaktadır. Tavanı tamamen düz ahşap kaplamadır. Cami eski bir mezarlığın içinde bulunmaktadır. Adı geçen cami yanına aynı isimle yeni bir cami yapıldığından şu anda ibadete kapalıdır.

Yunus Paşa Camii [Taraklı-Merkez]:
Taraklı İlçe merkezi Camii Ulucami Mahallesi’nde bulunan Yunus Paşa Camii’nin girişindeki Türkçe kitabede 1517 tarihini yer almaktadır. Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında Vezir-i Âzamı Yunus Paşa tarafından 1517 yılında yaptırılan Yunus Paşa Camii, kubbesi kurşun kaplı olduğundan, halk arasında “Kurşunlu Camii” diye anılır. Camii kesme taşlardan kare bir plan üzerine inşa edilmiştir. Camiinin ön cephesindeki üç adet eyvan dört adet mermer sütunla desteklenmiştir. Eyvanların içi süslenmiş vaziyettedir. Ana giriş kapısının üzerinde, Arapça olarak ayet yazısı bulunmaktadır. Kitabede Râd Süresi 24. Ayet bulunmaktadır: “Selamün aleyküm bima sabertüm fenime ukbeddâr. Sabrettiğinize karşılık size selam olsun!”. Sahanlık bölümünün, sol yanından camiinin balkonuna çıkılmaktadır. Alt kısımda 10 adet hücre biçiminde penceresi bulunmaktadır. Bu pencerelere içten tahta kapılar takılmış. Üst kısımlarında 8 adet üstleri kemerli süslü, renkli camlı pencereleri vardır. Bahçesinde şadırvanı mevcut olup, camiinin sol yanında ve arka bahçesinde mezarlar vardır. Cephe duvarları, ince yontu küfeki taşından inşa edilmiş olup, yine küfeki taşından işlenmiş saçak kornişleri ile sonuçlanmaktadır. Camiinin toplam arsa alanı 1.265 m² ve iç alanı 144 m² olup, 180 kişilik kapasiteye sahiptir. Camiinin içindeki tüm hat yazıları Taraklılı merhum hattat hafız Saim Özel tarafından yazılmıştır.

Hacı Atıf Hanı [Taraklı-Merkez]:
İpek yolu üzerinde olan ve geçmişte kervanların konakladığı Hacı Atıf Hanı, Taraklı’da Ulucami Mahallesi’nde bulunmaktadır. Alt katlar dükkân, üst katlar otel olarak kullanıldığı han iki katlı ve “U” biçimindedir ve “U”nun açık kısmı kuzeye bakmaktadır. Temeli moloz taş üzerine hımışık duvar (ahşap ve çamur karışımı) olarak yapılmıştır. Ana giriş kapısının sağ tarafında bir, sol yanında iki büyük penceresi yer almaktadır. Binanın üstü de ahşap çatı olup, kiremitle örtülüdür. Sol tarafındaki bölümde, büyük bir hol bulunmaktadır. Üzeri balkon tarzında ve revaklarla düzenlenmiş, hanın üst katında odalar yer almaktadır. Orta bölümün üzeri yuvarlak ahşap kemerlerle dışa açılır. Kemerler Bağdadi tekniği ile yapılmıştır. Kemer biçimlerinden ve yapı elamanlarından, XIX. yüzyılın sonu ile XX. yüzyılın başına tarihlenir. Hanın doğu kanadı yıkılarak dükkân yapılmıştır. Batı kanadı ise eve dönüştürülmüştür. Üst kat odalarının tavan ve taban döşemeleri tamamen ahşaptır. Geleneksel konut açısından yörenin tek hanı olması yanı sıra Türk kültürünün misafir ağırlama geleneğinin yaşatılabileceği yöredeki son mekânı olan han şu anda kullanılamaz durumdadır. 1950-1965 yılları arasında postane olarak kullanılmıştır. Ancak Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde de Taraklı’da bir handan söz edilmektedir. Muhtemelen yapının ikinci kez yaklaşık olarak günümüzden 200 yıl önce tekrar yapıldığı sanılmaktadır.

Haşim Ağa Konağı/Fenerli Ev [Taraklı]:
Taraklı Rüştiye sokağında bulunan ve ilçe eşrafından Haşim Ağa’ya ait olması nedeniyle “Haşim Ağa Konağı” olarak da isimlendirilen XIX. yüzyıl yapımı görkemli bina, çatısındaki 360 derece açıyla tüm ilçeyi görme imkânı veren cihannüması (feneri) nedeniyle Sakarya’nın en ilgi çekici yapısı olma özelliğini taşımaktadır. Halk arasında “Fenerli Ev” olarak da isimlendirilen yapı, doğal yıpranmalar sonucunda büyük tahribat görmüştür.

Taraklı Kültürevi [Taraklı]:
Taraklı merkezinde, II. Abdülhamit dönemi mimarisine sahip, uzun yıllar ilk ve ortaokul, bir süre de hükümet konağı ve belediye binası olarak hizmet veren bina, ciddi bir restorasyon sonucunda, 2000 yılından bu yana yöresel el sanatlarının sergilendiği, kültürel programların icra edildiği bir kültürevi olarak hizmet vermekte, ilçeye gelen yerli ve yabancı turistler tarafından da büyük ilgi görmektedir.

Sinan Bey Zaviyesi/Elvanbey İmareti [Geyve]:
İmaret/Zaviye, Geyve İlçe merkezinde; Konyalı Ali Kebir Caddesi üzerinde, Elvan Bey Sokak da bulunmaktadır. Kare planlı yapının adı “Geyve Elvan Bey İmareti”dir ve Mevlana Celalettin Rumi’nin oğlu Sultan Veled’in kızı Mutahhara Hatun’dan doğan Çeşnigirbaşı (Aşçıbaşı) Paşacık Ağa’nın oğlu Elvan Bey (babası Sinan Bey Fatih Sultan Mehmed döneminde) tarafından 1450/1451 yılında yaptırılan hayır kuruluşlarındandır. Kimi kaynaklarda ise, bu yapıdan “Geyve Sinan Bey Zaviyesi” olarak söz etmektedir. Ancak Orhan Gazi devrinde Anadolu’yu dolaşan Arap seyyahı İbn-Batuta, Geyve’de bir zaviyede misafir olduğunu anlattığı bölüm, bize yapının Fatih Sultan Mehmed döneminden daha önce yapıldığını göstermektedir.

Zaviye, Başbakanlık Arşivi Genel Müdürlüğü, Maliyeden Müdevver ‘Bektaşi Zaviyeleri Defteri’nde [1827 tarihli Osmanlı İmparatorluğu topraklarında Bektaşi Tekkelerinin tespiti yapılan defterde] askeri kalemde yazılı olan zaviyeler bölümünde Geyve kazasında “Sinan Baba Bektaşi Zaviyesi” olarak varak 96’da kayıtlıdır. Haziresinde bulunan başta Hatip El-hac Ali Efendi (1128) ait “huseyni destarlı serpuşu” (Oniki dilimli başlığı) olan mezar taş(lar)ı da, Bektaşi tarikatının varlığının diğer bulgularıdır. Bu yapının zaviye olduğunun bir başka kanıtı, binanın güneydoğu köşesinde yer alan hazireye, bu dini ve toplumsal yapıda görev yapanların; Seyyid, hatip, hafız, molla unvanlı kişilerin gömülmeleri, yani mezarlarının bulunmasıdır.
Zaviye bir merkezi kubbe önünde daha küçük bir tavanlı çapraz tonozdan ve kubbeli iki yan kanattan meydana gelmektedir. Minaresi yoktur. İlk onarımı Bostancıbaşı Mustafa Ağa tarafından 1696 yılında yapılmıştır. Aslında revaksız olan yapıya, 1746’da üç kemerli küçük bir revak eklenmiştir. Önceleri Belediye ambarı olarak kullanılan ve 1968 yılında da Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce onarılan yapı, halen Geyve İlçe Halk Kütüphanesi olarak kullanılmaktadır.

Hıdır Dede Türbesi [Taraklı-Hıdır Dede Tepesi]:
XIII. yüzyılda Anadolu’da faaliyette bulunan Baba İlyas, Hacı Bektaş-ı Veli, Emirci Sutan, Dede Garkın ve Sarı Saltuk gibi oldukça nüfuzlu şeyhler bulunmaktaydı. Vilayetname’de Hacı Bektaş-ı Veli ile ilişkileri Menkıbevi şekilde anlatılan Hıdır Dede adı yer almaktadır. Yine Otman Baba menkıbenamesinde ve XV. yüzyılda yaşamış Şeyh Muhyiddin Çelebi’nin Divan’ında adları geçen Samit Abdal ve Hızır (Hıdır) Dede de o dönemde yaşayan dervişlerdir. Hıdır Dede’yle ilgili söylenceler ve şiirlerde de ise Karaca Ahmet’in oğlu olduğu belirtilmektedir. Ancak ilgili metinlerde Karaca Ahmet ve Hacı Bektaş Veli’nin yakın dostlarından Hıdır Dede her yerde karşımıza çıkmaktadır. Gerek Karaca Ahmet’in gerek Hıdır Dede’nin sinir hastalıklarının tedavisinde iyi bir ruh hekimi oldukları da bazı kayıtlarda verilmektedir ki, bu durum da bu iki ad arasındaki bağı göstermektedir.
Vilayetname’de anlatıldığına göre, Hacı Bektaş Veli halifelerine görevlerini bildirip nasiplerini verir. On iki hizmeti de dağıtır. Pirden nasip almak yeni bir hayatın başlangıcı, yeni bir seferin ilk adımıdır. Görev dağıtımı sırasında huzurda bulunmayan Hıdır Dede, Pirden kendisine bir görev verilmediğini anlayınca mahzunlaşır. Hacı Bektaş’ın neden hüzünlenirsin ya Hıdır deyince Hıdır Dede de “görürüm ki bana verilecek hizmet kalmamış ona üzülürüm” deyince Hacı Bektaş Veli gam çekme ya Hıdır. Sen bütün ocakların başısın. Benden düşen, eli kaypan sana gele. Ancak senden eli kaypanın da, dergâhında derdine derman olmaya” der. Karaca Ahmet Sultan’a ait türbenin Pamukova Paşalar Köyü’nde olması ve Vilayetname’de yer alan diğer eren ve evliyaların yakın coğrafya da yer almasından dolayı Taraklı Hıdır Tepe de yer alan bu kişinin Hızır/Hıdır Dede olmasını kuvvetlendirmektedir.
Hıdır Dede Türbesi başta Taraklı halkı olmak üzere ziyaret edilmekte ve her yıl Haziran ayının ilk hafta sonu “Hayır Pilavı Şenlikleri” büyük bir katılım ile bu türbenin etrafında yapılmaktadır. Mevsimin kurak geçmemesi, bereketin bol olması ve diğer pek çok dileğin olması amacıyla adak ve kurban adanan bir türbedir.

Karaca Ahmet Sultan Türbesi [Pamukova-Paşalar Köyü]:
Pamukova-Paşalar Köyü, E-25 karayoluna 3 km. uzaklıkta, tarihi Paşalar Kalesi’nin güney eteğinde kurulur. Karaca Ahmet Sultan Türbesi ise, Paşalar Köyü hudutları içinde bulunan köy camii ile bitişik bir türbedir. Türbenin, Osmanlı İmparatorluğu padişahlarından I.Murat döneminde vezir-i azamlık ve kazaskerlik görevini yürüten Çandarlı (Cendereli) Kara Halil Hayrettin Paşa’nın himayesindeki Akhisar (Pamukova) ilçesinde yaşadığı ve büyük bir evliya olduğu rivayet edilir. Karaca Ahmet Sultan’ın ismindeki “Karaca” simgesini geyiklerle kurduğu insanüstü ilişkiler ve onlarla konuşması rivayet edilerek bu ismi aldığı ve bu gibi birçok kerameti olduğu yöre halkı tarafından anlatılmaktadır. Karaca Ahmet Sultan’ın gösterdiği kerametler üzerine Hayrettin Paşa himayesi altındaki Paşalar Köyü arazisini Karaca Ahmet Sultan’a vakf eder. Ayrıca türbe ile ilgili yazılı olan Sened-i Hakani belgelerinden de bu arazinin bir vakıf arazisi olduğu doğrulanmaktadır. Şu anda köy tüzel kişiliğine ait bir arazi üzerinde bulunan türbede Karaca Ahmet Sultan, eşi ve üç çocuğuna ait olmak üzere toplam beş adet mezar bulunmaktadır. 1925 yılında Tekke ve zaviyelerle ilgili kanunun çıkmasından sonra, türbeye ait örtülerin ve yazmaların nahiye müdürüne teslim edilir ve bu emanetlerin İzmit Müzesi’ne götürülür. Yine Karaca Ahmet Türbesi’nin içinde bulunan geyik boynuzlarının 20-25 yıl önce kaybolduğunu söylense de, Müze görevlileri tarafından tescil işleminin yapıldığı 1993 yılına ait çekilen fotoğraflarda geyik boynuzu açıkça görülmektedir.

Karıncalı Dede Türbesi [Arifiye-Adliye Köyü]:
Adapazarı'nı Bilecik'e bağlayan E-25 Karayolunun Adliye Köyü mevkiinde yüksek bir kayanın üzerinde bulunan türbe adını, karıncalarla insan üstü ilişkiler kuran ve onlarla adeta konuşan bir Türkmen ermişinden aldığı söylenmektedir. Rivayete göre çevreye zarar veren karıncaları da, onlarla konuşan ikna eden mübarek zat, karıncaları yanına toplamakta ve birlikte bir hayat sürmektedir. Hayatını adeta karıncalarla birlikte geçiren Türkmen ermişine, vasiyeti üzerine vefatında sonra söz konusu kayanın üzerinde mezar yapılmış olup, burası zamanla “Karıncalı Dede Türbesi”ne dönüşmüştür.

Orhangazi Zaviyesi [Geyve-Mekece]:
Geyve Mekece beldesinde II. Osmanlı padişahı Orhan Gazi tarafında 1324 yılında yaptırılan zaviye, fakir halkın ve yolcuların bedava yiyip içmesi gibi sosyal amaçla inşa edilmiştir. Zaviye diğer yandan bölgenin Orhan Gazi'nin padişahlığının ilk yıllarında fethedildiğinin göstergesidir. Orhan Gazinin bir tuğrası da bulunan zaviyeden, maalesef günümüze fazla bir şey kalamamıştır.

Samanpazarı Çınarı [Akyazı-Samanpazarı Köyü]:
Akyazı'nın Samanpazarı Köyü’ndeki anıt ağaç, beş asırlık bir çınar olarak, bölgedeki Müslüman-Türk yerleşiminin nişanesi olarak hayatını sürdürmektedir.

Yusufbey Çınarı [Taraklı-Yusufbey Mahallesi]:
Taraklı'nın Yusufbey mahallesinde bulunan 7 asırlık çınar, muhtemeldir ki 1291-1292 yıllarında ilçeyi Osmanlı topraklarına katan akıncılarının fetih nişanesi olarak diktiği bir eser olarak günümüze kadar hayatını sürdürmüştür.

Taşoluk Çeşmesi [Kaynarca-Taşoluk Köyü]:
Kaynarca ilçesi Taşoluk Köyü’nde bulunan tahminen 250 yıllık tarihi çeşme halen kullanılır vaziyettedir. Kare planlı olan çeşmenin kitabesinden Hacı Şakir Ağa’nın hayratı olduğu anlaşılmaktadır. Suyu böbrek ve mide hastalıklarına şifalı olduğu söylenen çeşmenin iki oluğu bulunmaktadır.

Harmantepe Kalesi [Adapazarı-Harmantepe Köyü]:
Adapazarı Harmantepe Köyü’nün kuzeyinde kalan Harmantepe Kalesi küçük doğal bir tepecik üzerine kurulmuştur. Etrafı sulak ve bataklık alan iken her iki yanından daha sonra geçirilen kanallar sayesinde verimli tarım alanlarına dönüştürülmüştür. Kaleye ulaşabilmek için Küçük Söğütlü’den Akçakamış köyüne giden yoldan sol tarafa ayrılan tarla yoluna sapmak gerekir. Yağmurlu havalarda ulaşım biraz güç olmaktadır. Harmantepe Kalesi, Bizans’ın doğu sınırını korumak amacıyla XII. veya XIII. yüzyılda yapılmış, Sakarya Nehrinin batı yakası boyunca birbirini gören ileri karakol ve gözetleme kuleleri niteliği taşıyan savunma yapılarından biridir. Adapazarı, Harmantepe Köyü 2 pafta, 564 parsel üzerinde yer alan kale, Bursa Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 18.04.1992/2404 sayılı kararı ile korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilmiştir. Aşağı Sakarya havzasında bulunan kaleler arasında günümüze en sağlam şekliyle ulaşabilmiş kalelerden biridir. Elips şeklinde yuvarlık planlı olan kale yöresel taşlarla yapılmıştır. Sur duvarlarının kalınlığı 2 m. yüksekliği 8-10 m. arasında değişmektedir. Ortalama 5 x 5 m. ebatlarında 6 adet burç bulunmaktadır. Burçların alt taraf iç kısmında, moloz taş ve kireç harçla yapılan dolgu malzemesi içerisine bağlantıyı sağlamak amacıyla ahşap kalasların ızgara biçiminde yerleştirildiği tespit edilmiştir. Zamanla bu kalasların çürümesi sonucu kalas yerleri yuvarlak delikler şeklinde görülmektedir. Burçların üst kısmında değişik yönlere bakan mazgal delikleri bulunmaktadır. Kalenin ana giriş kapısı güneyde olmak üzere farklı yönlerde ve değişik ebatlarda 5 adet yuvarlak kemerli girişi vardır. Kapıları içten kapatmaya yarayan ahşap sürgülerin sur duvarı içerisine doğru sürüldüğü delikler mevcuttur. Kapıların kemer kısımları burç ve sur duvarlarının bazı kısımları doğal tahribat sonucu yıkılmış olmakla beraber önemli bir bölümü korunmuş olan kale plan verebilecek durumdadır. Kale içerisi bitki ve ağaçlarla kaplıdır. Gerek mimarı gerekse taş işçiliği yönünden, bölgemizdeki diğer kalelerle benzer özellikler taşımaktadır. Bu nitelikleri ile Bizans dönemi yapısı olduğu anlaşılmaktadır.

Paşalar Kalesi [Geyve-Mekece]:
Geyve’den Mekece’ye kadar uzanan Pamukova ve Geyve ovalarını adeta kuşbakışı gören Paşalar Kalesinin yapım tekniği ve sur duvarlarında kullanılan geç Roma dönemi mezar stelleri ile mimari parçaların devşirme malzeme olarak kullanılmış olması Bizans dönemi yapısı olduğunu göstermektedir. Kuzey ve Güney taraf sur duvarlarının farklı teknikte yapılmış olması Erken Bizans döneminde yapılan kalenin daha sonra tahrip olması sonucu Geç Bizans döneminde, yıkılan kısımların yeniden inşa edildiğini göstermektedir. Sakarya İli Pamukova İlçesi Paşalar Köyünün kuzey tarafında bulunan sarp bir tepe üzerine kurulmuştur. Önündeki ovaya hâkim konumda olan bu kaleye Paşalar Köyünden yokuş yukarı tırmanarak, bir saatlik yaya yolculuğu sonucu çıkılabileceği gibi, Karapınar-Kadıköy-Bakacak Köyleri istikametinde giden yoldan sola ayrılarak ormanlık ve taşlık bayırdan yaya yürüyüşle de ulaşılabilir. Kaletepe diye bilinen bu mevkinin coğrafi yapısına uygun olarak ana kaya üzerine oturtulan sur duvarları tepenin etrafını dairesel olarak çevrelemektedir. Surun 2/3’lük kısmı tamamen tahrip olmuştur. Kuzey ve kuzeybatı tarafta bulunan sur duvarları iri kesme taşlarla yapılmış, taş sıraları arasında tuğla sıraları mevcuttur. Bu duvar üzerinde bulunan Geç Roma dönemi mezar stelleri, sunak parçaları, sütun ve sütun kaideleri ile mimari parçalar devşirme malzeme olarak kullanılmıştır. Sağlam olarak günümüze ulaşabilen kısmın sur duvarı boyunca yaklaşık 9-10 m. aralıklarla yer alan üç adet üçgenimsi çıkıntı vardır. Bu çıkıntıların en kuzeyde bulunanı üzerinde içerisi beşgen şekilli odacık kalıntısı yer almakta olup, yan duvarlarının mimari yapısından üstünün tonoz veya kubbe ile kapatılmış olduğu anlaşılmaktadır. Güney taraftaki sur duvarları ise farklı yapıdadır. Dış yüzeyleri kabaca düzeltilmiş küçük boyutlu 7-8 sıra taş duvar üzerine tuğla sıraları ile örülmüş bir sur yapısına sahiptir. Güneybatı tarafta taş duvar üzerine tuğla ile inşa edilmiş yuvarlak kemerli giriş bulunmaktadır. Güney tarafa doğru doğal eğimi bulunan kale içerisinde yer yer mimari kalıntılar, kısmen tahrip olmuş tuğla ile yapılmış kemer ve tonozlar bulunmaktadır. Bu yapıların mahiyetini tespit edebilmek için kazı yapılması gerekmektedir. Kale içerisinde defineciler tarafından yapılan çok sayıda kaçak kazı çukuru mevcuttur. Gerek sur duvarlarında ve gerekse mimari kalıntılarda kaçak define avcılarının yapmış olduğu tahribat bir hayli büyüktür.

Kırktepe Tümülüsü [Kaynarca-Kırktepe Köyü]:
Kaynarca'nın Kırktepe Köyü yakınındaki kırk adet tepeden oluşan tümülüsler, bölgede Hıristiyanlık öncesi hayat ile ilgili bilgiler vermektedir. Geçen asırlar içinde çiftçilerin tarımsal faaliyetlerinin ve doğal şartların sonucu söz konusu kırk adet tümülüs, neredeyse doğal coğrafya içerisinde belirsiz hale gelmiş bulunmaktadır. Kültür ve Turizm Bakanlığının resmen kazı yapamadığı tümülüslerde, çiftçilerin resmi makamlara teslim ettiği lahit mezar kapakları ve gözyaşı şişeleri vs. bakıldığında MÖ. I. yüzyıl ve MS. I. yüzyılda bölgede yaşayan Bithynlere ait olduğu sanılmaktadır.

Küçücek Tümülüsü [Akyazı-Küçücek Köyü]:
Akyazı'ya 7 km. mesafedeki Küçücek Köyü’nde bulunan tümülüsün Roma dönemine ait olduğu sanılmaktadır. Küçücek tümülüsünde yapılan kazılar sonucunda kandiller, kulplu testiler, gözyaşı ve koku şişelerine rastlanmış, ayrıca altın diadem parçaları ve sikkeler bulunmuştur. Sikkeye göre MS. II. yüzyılla tarihlendirilen tümülüsün, tonozlu mezar odası ve dramostan (geçit) oluşmasına bakılarak ise daha erken döneme ait olabileceği düşünülmektedir.

Teketaban Tümülüsü [Karapürçek-Teketaban Köyü]:
Karapürçek'e bağlı Teketaban Köyü, Karadağ eteklerinin ovayla birleştiği bir coğrafyada yer almaktadır. Sakarya Müzesince Teketaban Köyiçi mevkiinde yapılan kurtarma kazısı sırasında 40 m. çapında 8 m. yüksekliğinde bir alana ulaşılmıştır. Yapılan kazıda mezar tabanı ve ahşap kalas izleri ortaya çıkarılmıştır. Semerdam çatılı mezar odası, 3 m. boyunda 2 m. yüksekliğinde ve 1,14 m genişliğindedir. Gümüş koku kabının mezar dışında bulunması, tümülüste kaçak kazı yapıldığını gösterdiğinden, zaman tahmini yapılmasını zorlaştırmaktaysa da, mezar yapısında ahşap kullanılması Phrygia tümülüslerini çağrıştırmaktadır.

Tersiye Tümülüsü [Erenler-Küçükesence (Tersiye) Köyü]:
Erenler İlçesi Küçükesence (Tersiye) Köyü Tepecik mevkiinde tarla sürülürken ortaya çıkan tümülüs, ovadan 3-4 m. yüksekliktedir. Dikdörtgen şeklinde mezar odası bulunan Tümülüs, mahalli kalkerden yapılmış olup, üzeri tonozla örtülüdür. Bir gümüş urna, iki gümüş kupa, iki kulpsuz kandil, altı adet pişmiş toprak koku şişesi ve beş adet laginus tipi testi ele geçirilmiş olup, ele geçirilen eserler, kullanılan malzeme ve mimariye bakılarak tümülüs MÖ. I. yüzyıla tarihlendirilmiştir.